22 Mart 2011 Salı

İbrahim Tatlıses efendimizdir

İbo'nun yükseliş öyküsünü tükettik. Bir inşaat işçisinin yanık türküsünün cezbesine kapılınca onu bir gün içinde şan şöhret sahibi yapan uyanık menajer masalı artık kimseye inandırıcı gelmeyecektir

İbo’nun yükselişi, deliler gibi mucizelere inandığımız, insanın kuş misali, dünyanın yuvarlak, kaderin cilveli olduğuna iman ederek çarpıntılar içinde kapımızı çalacak sürprizi beklediğimiz günlere denk düşer. Bu gerçekten de az bulunur nitelikte sesi olan, koyu Anadolu ortalaması adamın hayatımıza taht kurması elbette son beş-on yılın hikayesi değil. İbo, önceleyenleri olan, mutlaka takipçileri de olacak bir geleneğin veliahtı olarak piyasaya çıktığında belki saltanatının bu kadar uzun süreceğini tahmin etmiyorduk. Ama, o, zamanla sesinin ötesinde de büyük meziyetlere sahip olduğunu kanıtladı.

Mazlum köylü
İbrahim Tatlıses, yeni çıktığında şehirli sınıfın çeşitli lanetleriyle yüzleşti. Bunlardan biri, bu yeteneği keşfedip hakkını verecek kadar yücegönüllü ve önyargısız olduğuna inanan üst-orta sınıfın açtığı hafifçe müstehzi kucaktı. Zeki Müren’in Belgin Doruk’la çektiği kimi filmlerden alışık olduğumuz bir tema. Bir iddia üstüne yolda traktöründen indirdiği “hödük köylü”yü alıp kısa süre içinde beyefendi yapan şımarık zengin kızının yaklaşımı, kısacası. O filmler hep insanlığı hiçe sayılan, kukla muamelesi gören mazlum köylünün yanında durup anlatırdı öyküsünü. Ama o zamanın duyarlılığı hayli farklıydı doğal olarak. Kısa zaman içinde bir şehirlinin inceliklerinin hepsine ve epeyi de fazlasına sahip olan, Belgin’e girişmiş olduğu bahsi kazandırdığını fark edip incinerek olay mahallini terk eden Zeki, bir salaş kıraathanede namusuyla çalışırken kendisine “İstanbullu musun oğlum?” diye soran yaşlı beye, “Dışarlıklıyım efen’im,” diyecek kadar kendi dilinden kopar, şehirlinin de kaymaklısı olurdu. İkinci yaklaşım, aydın olmaya, seçkin beğeni sahibi olmaya ve her şeyin üstünde yerleşik bir şehirli olmaya ant içmiş orta sınıfın İbo’yla ilişkilenme biçimiydi. Söylediği türküleri dinlemeye niyetli olmamakla birlikte, sesi takdir ediliyor, hızla yükselişi, burun bükülerek dönemin yozluğuyla açıklanıyordu. Daha çok, devletçi cumhuriyetçi alışkanlıkların ışığında biçiliveren bu kılıf, İbo’nun düzeysiz bir sanatçı müsveddesi, şehirleri işgal eden köylülerin beraberinde getirdiği kültürel bir misilleme olduğunu varsayıyordu. Üçüncü yaklaşımsa yalan yanlış bir acelecilikle kendini İbo’yla özdeşleştiriveren varoş-Anadolu halkınınkiydi. Şehirlerde, “kurtarılmış bölgeler”inde bağırta bağırta ‘Ayağında Kundura’yı çalıyor, adeta bir savaş çığırtkanlığı yapıyorlardı. İbrahim Tatlıses’in “sanat hayatı” üstüne söylenecek her söz, onu karşılayan, kaba olarak bu üç başlık altında toplanabilecek yaklaşımlara karşı kendisini nasıl konumladığını hesaba katmak zorundadır.

İbo herkese yeter
Popüler kültür starlarının her biri üstüne söz konusu edilebilecek gerçeklik daha en başından İbo’yu kuşatmıştı. Halkın her kesiminin İbo’su farklıydı. Herkesin İbo’su kendineydi. Her İbo, özerkti. İbo’nun yıldızı her yuvanın üstünde farklı ışıyor, her hayatta farklı bir ağırlık ediniyordu. İbo, birçok büyük star gibi siz onda ne görürseniz o olabileceği imasıyla yola çıktı. Bu konuda benzersiz bir başarı edindi. “Sosyete”yle ilişkilerini mükemmel tuttu. Farklı, sevimli, yaban olmak için her fırsatı değerlendirdi. Onu dağdan inmiş bir cevher olarak görmeye meyilli çevrelere karşı köylülüğünü abarttıkça abarttı. Yabanın cazibesine büründü. Hızla yükselirken “cinsel skor”uyla da ilgi çekiyor; kaba saba, denetlenemez bir cinselliği temsil ederek kışkırtıyordu. Yine her büyük star gibi dezavantajlarını avantaja dönüştürmesini bilmişti. İbrahim Tatlıses, besbelli bir yandan deliler gibi her şeyi öğrenmeye çalışırken öte yandan tahsilsizliğini, onmaz kabalığını, su katılmamış maçoluğunu parlatıyor, kimileyin işi iyice ileri götürerek kendisinden bir komedi figürü yaratıyor. Orta oyunların İbiş’i gibi. Ya da Karagöz gibi. Söylenenleri yanlış anlıyor; cehalet maskesini kurnazca bürünerek karşısındakini tatlı tatlı ti’ye alıyor. Giyimkuşamı (sahnede üstünü başını çıkarması, o korkunç Versace yelekleri vb.), hali tavrı, saldırgan bir estetik önerisi. Onu alkışlayan hali vakti yerinde seyircisine çapkınca gülümsüyor; “bana numara yapmayın, aslında hepiniz çiğ köfteye bayılıyorsunuz,” der gibi bakıyor.
İşte tam da bu yüzden İbrahim Tatlıses, birçokları için uzun süre bir “suçlu zevk”; örtbas edilmesi gereken bir zevk zaafı olarak kaldı. Onun, gerçek efendimiz olduğunu başından beri hissediyorduk. O da Sakıp Ağa, ya da ilk dönem Sülü’sü gibi alaycı, saldırgan bir köylülük taşıyor, ani “samimiyet” salvolarıyla yüreğimizi ağzımıza getiriyordu. Eğitimli orta sınıfın İbrahim Tatlıses’le barışması biraz zaman aldı. Ama bu da o sınıfın önde gelen özelliklerinden birinin yansımasıydı. Öncelikle İbo’nun kalıcı olacağını, öyle kolay kolay çekip gitmeyeceğini anlaması gerekiyordu. Anlayınca, babacan bir sevgi ve mütevazı bir hayranlıkla ona bağlandılar. İbo, öyle bir tenordu ki Pavarotti’den aşağı kalmazdı. “O Sole Mio”sunu dinleyince insanın hiç kuşkusu kalmıyordu. Kaldı ki zekiydi, yeri geldiğinde mazlum doğulunun sıkıntılarını büyük ustalıkla dile getiriyordu. Gerçekten de “Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik?” lafı, hayranlık uyandıracak kadar kıvrak, Demirel’i kıskandıracak kadar özdeyişseldi. Adam haklıydı kardeşim, eğitim sorunu çözülmeden Güneydoğu’nun hiçbir derdine çare bulunamazdı. İbrahim Tatlıses’ten uzun süre esirgenen itibar, sonunda devlet nezdinde de, TRT ekranlarıyla, tanındı.

İşbilir baba
Kendisine tapan kitle, jiletçi olmamakla birlikte hep aşkının doruklarında kaldı. Bu nedenle delikanlı İbo, birçok şeyin yanı sıra yoksulların bayrağını Yılmaz Güney’den devralmış bir halk yiğidi olmaya da aday oldu.
İbo, nerede duruyorsanız oraya bakıyor. Yılmaz Güney de, Sakıp Sabancı da olmak istiyor. Kürtçe türküler söylüyor. Kürt sorununun savaşla, kan dökmekle çözülemeyeceğini belirtiyor. Ama bir yanında Mehmet Ağar, korucubaşlarının sofrasında Sedat Bucak’a türküler okumasının amatör bir kamerayla saptanmış kirli görüntüleri herkesin belleğinde ucuza çıkarılmış bir porno kaseti gibi yer etti. O, bütün emniyet müdürlerinin sofrasında. Çünkü o, “halka malolmuş bir sanatçı.” Hiçbir şeyden vazgeçmek istemiyor. Yeni kasetinin ve şarkılarına yapılan “remix”lerin “yeni nesile ulaşmak” amacı taşıdığını söyleyen de o. İbo artık gençlerin şarkılarıyla diskolarda dans edip coşmasını istiyor. Yeni nesile ulaşmak için atak tazeleyen saygıdeğer sanatçımızın oğlu Ahmet Tatlı, babasının hasmının bürosunu basıp adam vurduğu için 3 Şubat’ta tutuklandı. Şu an hapishanede. Tatlıses’in İstanbul’daki Oxford’lara da gecikmiş oğlu Ahmet’in yakın zaman önce hapse düşmüş olması hiç çekici bir haber olmasa gerek. Tatlıses’i ana haber programlarına çıkarıp “remix”lerinden söz eden, kasetini “olay” diye tanıtanlar tutup bu konuda bir soru yöneltmiyorlar zat-ı şahanelerine. Demek Yasemin’in penceresine çıksa o çocuk konu edilmeyecek. Ondan, dertli baba Nubar Terziyan olup görüş tellerinin ardından yumuşacık göz yaşları döküp evladına yanmasını bekleyemeyiz. Ama bana hayret veren, hiçbir gazetecinin kendisine bu konuyu açmaması. İki milyon satması beklenen kasetinin promosyonu için her bulduğu yere çıkan İbo mutsuz da görünmüyor. Oğlu hapiste olabilir, o manevi oğlu Cengiz’in şarkılarını kasetine alıp ona destek oluyor. Yeni nesile mesajlar yolluyor. Köylü taklidi yapıyor. Urfalı taklidi yapıyor. Urfalılığı da artık lahmacunları gibi. Sahte; şehirlinin ağız tadına uygun şekilde “remix” edilmiş. Zaten İbrahim Tatlıses, bizatihi bir “remix”. Bu “remix”teki “sample” çeşitliliği her DJ’in ağzını sulandırır. Yükselen köylü, altın sesli amele, Mehmet Ağar’ın şen bülbülü, Dündar Kılıç’ın dublörü, Ortadoğu’nun Pavarotti’si, Ahir zaman Yılmaz Güney’i, II. Sakıp, arabulucu, halkların kardeşliği…
* Yıldırım Türker’in 1998 tarihli ‘Türkiye sizinle gurur duyuyor – Türk Siyasal Kültüründen Portreler’ kitabından alındı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder