22 Temmuz 2014 Salı

Halil Sezai: Sakın göğüslerimi yayınlamayın


HALİL Sezai, önceki gün kız arkadaşıyla Gümüşlük'teydi. Şezlongda uzanıp sevgilisiyle sohbet eden şarkıcı, sıcaktan bunalınca kendisini serin sulara bıraktı. Yarım saate yakın yüzen Sezai, gazetecilerin kendisini görüntülediğini fark edince elleriyle vücudunu kapatıp, "Sakın göğüslerimi yayınlamayın" diyerek espri yaptı. 

HT MAGAZİN / Uğur SOYSAL




Hürriyet

Şahin Irmak tatilde




Şahin Irmak ve Asena Tuğal, hafta sonunu Bodrum’da geçirdi. Çift, pazar günü Bej Beach’- teydi. (Hürriyet)

Gay aktör Chris Miklos evinde ölü bulundu


Odasında ölü bulunan ünlü gay aktör ve model Chris Mklos'un kalp krizi geçirdiği tahmin edilmekte.

http://attitude.co.uk/gay-bear-model-chris-miklos-found-dead-aged-40/

TIME Dergisi, İMC TV muhabiri Michelle Demishevich’i sayfalarına taşıdı

ABD’nin önemli dergilerinden TIME, İMC TV muhabiri Michelle Demishevich’i sayfalarına taşıdı.
ABD’nin önemli dergilerinden TIME, Türkiye’nin ilk transseksüel kadın gazetecisi olan İMC TV muhabiri Michelle Demishevich’in gazetecilik öyküsünü haberleştirdi.
Türkiye’nin ilk transseksüel kadın gazetecisi olan Demishevich uluslararası medyanın ilgisini çekmeye devam ediyor.
Britanya’nın önemli yayın kuruluşları BBC ve Huffıngton Post’un ardından TİME Dergisi de Demishevich’in gazetecilik öyküsünü haberleştirdi.
Dergi, “Transseksüel Tv muhabiri, Türkiye’deki LGBT haklarının yüzü oldu” başlıklı haberinde Fransız AFP haber ajansının yaptığı röportaja yer verdi.
Dergi haberinde “Türkiye’deki eşcinsel ve trans bireyler diğer Müslüman ülkelere göre daha iyi haklara sahip olmakla birlikte, Demİshevİch’in başarısı alanında tek” yorumu yaptı.
Haberde eşcinselliğin yasak olmadığı Türkiye’de homofobi ve transfobinin fazlasıyla yaygın olduğuna işaret edildi.
Gazeteci Demishevich, transseksüelliğin zamanla suç haline dönüştürüldüğünü söyledi.
Michelle Demishevich gazetecilik hikayesi, geçtiğimiz hafta da fransız “l’ekspres” dergisinde işlenmişti

http://www.imctv.com.tr/2014/07/22/time-dergisi-imc-tv-muhabiri-michelle-demishevichi-sayfalarina-tasidi/

Mersin’de polisten translara sokakta işkence!

Mersin’de polis trans kadınlara sokak ortasında işkence yaptı, “Defolun gidin lan” diyerek gaz sıktı, coplarla saldırdı.

Polisin trans kadınlara dönük şiddeti durmak bilmiyor. Kabahatler Kanunu’nu bahane ederek translara saldıran polis, dün gece saatlerinde Mersin’de 7 trans kadına sokak ortasında işkence yaptı.

Aralarında Mersin 7 Renk’ten trans aktivistlerin de olduğu trans kadınlara durduk yere biber gazı sıkan polis, trans kadınları coplarla darp etti. Saldırıya uğrayan translardan Mersin 7 Renk aktivisti Ece Yiğit yaşadıklarını KaosGL.org’a anlattı:

Çevreyi rahatsız ettin dayağı!
“Dün gece İsmet İnönü Bulvarı’nda İstikbal Durağı’nda diğer kızlarla oturuyorduk. 7 kişiydik ve sadece sohbet ediyorduk. O sırada yanımızda da bira içen bir adam oturuyordu. Derken polisler geldi ve durduk yere bize, ‘Çevredeki insanlar rahatsız oluyor, def olun gidin lan buradan’ dedi. Biz ne olduğunu anlamadık açıkçası. Ses yapmıyorduk, sadece oturuyorduk. Taşkınlık filan yoktu. Yanımızdaki adam polislere tepki gösterdi, ‘Size ne zararı var bu insanların? Oturuyorlar işte’ dedi. Polis önce adama saldırdı. Coplarla dövdü. Sonra da bizim gözümüze biber gazı sıktılar. Tepki gösterince de coplarla darp ettiler bizi.”

Polis inkar ediyor!
Trans kadınlar ardından zorla karakola götürüldü. Karakolda polis herhangi bir işlem yapmazken; trans kadınların tutanak tutulması talebini de reddetti. Karakolu arayan Mersin 7 Renk ve Pembe Hayat yetkililerine ise polis yalan söyledi: “Öyle bir vaka yok burada. Nereden çıkarıyorsunuz?”

Herhangi bir işlem yapılmayınca trans kadınlar karakoldan ayrıldı. Şimdi ise yaşadıkları işkencenin ardından MOBESE kayıtlarının incelenmesini istiyorlar.

Nefret cinayetlerinin failleri ceza almıyor!
Mersin’de 25 Mayıs’ta ise Cansu isimli trans kadın Miraç Kandili bahane edilerek saldırıya uğramıştı. Aralık ayında ise, Pozcu’da trans seks işçisi Deniz sopalı ve bıçaklı saldırıya uğramıştı. 2006 yılından bu yana Mersin’de 4 transfobik nefret cinayet işlendi. Kayıtlara nefret cinayeti olarak geçmeyen bu saldırıların failleri ise, gereken cezaları almıyor.

Yıldız Tar - Kaos GL

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Bodrum'da, Gay Barda Şovmene Şiddet

Muğla'nın Bodrum ilçesindeki bir barda 'Madam Marika' karakteriyle şov yapan 52 yaşındaki Nedim Uzun, eşcinsel olduklarını ileri sürdüğü patronu ve sevgilisi tarafından dövüldüğü ididasıyla, polise şikayetçi oldu.

Bir bakan bir daha baktıBir bakan bir daha baktı'Fatih Harbiye' güzelleri kahkaha krizine girdi'Fatih Harbiye' güzelleri kahkaha krizine girdiNurgül büyük kaza geçirdiNurgül büyük kaza geçirdiHaldun Dormen: Kenan'ın durumu kötüHaldun Dormen: Kenan'ın durumu kötüGenç oyuncu, ölü bulunduGenç oyuncu, ölü bulunduÖzge, yeşil bikinisiyle göz kamaştırdıÖzge, yeşil bikinisiyle göz kamaştırdıÖzge Ulusoy merdivenlerden yuvarlandıÖzge Ulusoy merdivenlerden yuvarlandıNasıl böyle durduğuna kimse anlam veremediNasıl böyle durduğuna kimse anlam veremediAyrılık acısını unutmaya çalışıyorAyrılık acısını unutmaya çalışıyorGecekondu mahallesinde bikinili çekimGecekondu mahallesinde bikinili çekim

Muğla'nın Bodrum ilçesindeki bir barda 'Madam Marika' karakteriyle şov yapan 52 yaşındaki Nedim Uzun, eşcinsel olduklarını ileri sürdüğü patronu ve sevgilisi tarafından dövüldüğü ididasıyla, polise şikayetçi oldu.

İngilizce öğretmeni Nedim Uzun, 2002 yılında çalıştığı Balıkesir'in Erdek İlçesi'ndeki özel bir dil kursunda, kadın görünümüne soktuğu öğrencilerle çektirdiği fotoğrafların basında yer almasının ardından işinden oldu. İşsiz kalınca çeşitli eğlence yerlerinde şov programlarında çalışmaya başlayan Uzun'un son durağı Bodrum oldu. Bodrum'da daha çok gayların devam ettiği barda haftanın üç günü, kadın kıyafetleri giyerek 'Madam Marika' karakteriyle şovlar yapan Nedim Uzun, iddiaya göre Cumartesi günü, iki aydır çalıştığı işyerinden toplam 1200 lira olduğunu ileri sürdüğü alacağını isteyincedayak yedi.. Bodrum Devlet Hastanesi'nde sağlık kontrolünden geçirilip, darp raporu alan Uzun, gay olduklarını ileri sürdüğü işyeri sahibi A.T. ile sevgilisi Ş.Y. hakkında Bodrum İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne şikayetçi oldu.

'KARNINI DOYURUYORUZ, NE PARASI?'

Uzun, emniyet müdürlüğünden çıkışta DHA muhabirine yaşadıklarını şöyle anlattı:

"İki aydır çalıştığım gay bardan alacağımı istedim. 'Ne parası, Bodrum gibi bir yerde tatil yapıyorsun, karnını doyuruyoruz, daha ne istiyorsun' denildi. Paramı vermediler. Olay günü ünlülerin falcısı olarak tanınan arkadaşım 'Medyum Ayhan' ile Türkbükü'ne gitmiştim. İşyerimden arayıp, çağırdılar. Çalışma günüm olmadığı için saat 21.30'da orada olacağını söyledim. Mekanın işletmecisi A.T., beni döveceklerini belirten bir mesaj attı. Akşam bara dönüp, odama çıktığımda, 'Geç geldin' bahanesiyle her ikisi de eşcinsel olan A.T. ile birlikte yaşadığı sevgilisi Ş.Y. beni darp etti. Kıyafetlerime, peruklarıma el koydular. Yakacaklarını söyleyip, 'Seni yaşatmayız' diyerek, tenditler savurdular, anneme küfür ettiler. Dağ başında değiliz, burası Türkiye Cumhuriyeti, ben de Nedim Uzun'um. Mecburiyetten Madam Marika'yım. Ekmek parası kazanmak için kadın kılığında soytarılık yapıyorum. Yoksa asıl mesleğimi İngilizce öğretmenliği. Bana hakaret edip, aşağıladılar. Biri burnuma yumruk atıp, gözlüğümü kırdı. Diğeri saçlarımdan tutup yerde sürükledi. Çığlıklarıma, çevredekiler koştu."

Uzun, olayın ardından arkadaşı medyum Ayhan'ın kendisini hastaneye ve polise götürdüğü de söyledi. A.T. ve Ş.Y. ise haklarındaki iddialarla ilgili açıklama yapmadı.

DHA

Servet Çetin






Steven Gerrard bıraktı!





RYAN YOUNG BY TONY DURAN FOR MALE MODEL SCENE


Türkiye Sinemasında ‘Eşcinsellik’ Durumu

Kadın eşcinselliği

Toplumumuzun kapalı olması nedeniyle, 1960 öncesinde erkek veya kadın eşcinselliği üzerine film yapılamamıştır.

Eşcinsel temalı ilk film özelliğini, 1962 yapımlı ‘Ver Elini İstanbul’ taşımakta.  Bu filmin yönetmenliğini Aydın Arakon yapmış, senaryosunu ise Ali Kaptanoğlu takma adıyla Attilâ İlhan yazmıştı.  Filmde, ilk defa iki kadının (Mualla Kavur ve Leyla Sayar) öpüşmesi yer almakta.

Atıf Yılmaz’ın yönettiği İki Gemi Yanyana’da (1963), Suzan Avcı ve Sevda Nur’dur öpüşen kadınlar.  1965 yılında çekilen Haremde Dört Kadın adlı filmde, Halit Refiğ, harem yaşamına dikkat çekmiş ve Osmanlı yaşamının baskılarından kaynaklanan lezbiyenliği anlatmaya çalışmıştır.  Fakat bunu yaparken, cinselliği bir sömürü olarak kullanmamış, gizli kalmış gerçekleri ortaya çıkarma amacı gütmüştür.

Refiğ, kendisiyle yapılan bir röportajda, Haremde Dört Kadın adlı filmiyle ilgili şöyle konuşmaktadır: “Türkiye’nin farklı sosyal yapısını, farklı kültürel özelliklerini, tarihi bir dönem filmi içerisinde göstermek istedim… O tarihe kadar yapılan tarihi filmler, genellikle hamasi eserlerdi.  Derinliğin olmadığı biçimsel filmlerdi.  Esas itibariyle, Türkiye toplumsal yapısının kendine mahsus özelliklerini, belli bir tarihsel fonun içerisinde, tam da değişim döneminde gerçekleştirdim…”

Lezbiyen ilişkiler, 1974-1979 yılları arasında bir sömürü haline gelmiştir Türkiye sinemasında.  Sadece ticari amaçlarla çekilen ve seyirciyi tarik ve tatmin etmekten başka işlevi olmayan seks komedilerine malzeme olan “lezbiyen ilişkiler”de, kadınlar amaçsızca öpüştürülmekte ve seviştirilmektedir.

1979 yılından itibaren lezbiyen ilişkiler üzerine film yapılmaya devam edilmiştir, fakat bu dönem sonrasında, ticari amacın ötesinde, “kadının kadına hayranlık duygusu”nun ön plana çıkarıldığı filmler yapılmaya başlanır.  Buna örnek olarak da, Halit Refiğ’in İhtiras Fırtınası (1983) adlı filmini verebiliriz.  Aynı erkeği paylaşmalarına rağmen birbirinden kopamayan iki kadını oynayan Gülşen Bubikoğlu ve Zuhal Olcay’ın ilişkileri… Buna benzer bir ilişki, Atıf Yılmaz’ın Dul Bir Kadın (1985) filminde de vardır.  Yılmaz, 1992 yılında çektiği Düş Gezginleri’nde de lezbiyen bir ilişkiyi ele almıştır ve bu film, yönetmenin çektiği filmler arasında en marjinal olanıdır.  Pornografinin de yer aldığı söylenebilecek olan filmde, Lale Mansur ve Meral Oğuz, çırılçıplak sevişirler.

Erkek eşcinselliği

Kadın eşcinselliği üzerine yapılan ilk filmin yılı 1962 olmasına rağmen, erkek eşcinselliğini ön plana çıkaran filmlerin çekilmesi için 1980 yılını beklemek gerekmiştir.  Osman F.  Seden’in çektiği Beddua adlı film, bu açıdan bir ilktir.  Başroldeki Bülent Ersoy, cinsiyet değiştirmeden önce yer aldığı bu filmde, çocukluğunda tecavüze uğrayan, eşcinsel bir şarkıcıyı oynar.  Orada yansıtılan imaj, eşcinsellerin makyajlı ve kürklü olduğudur.  Ne kadın ne de erkek olduklarıdır altı çizilen… Bu açıdan da Beddua’nın, eşcinselliğe bakışı itibariyle, realist bir duruş taşımadığı ortadadır.

Kadir İnanır’ı, pasif eşcinsel olan oğlunu affeden ceza avukatı rolünde izlediğimiz Eser Zorlu imzalı Acılar Paylaşılmaz (1989) filmi de, eşcinselliği geçmişte yaşanan mutsuz günlere, babasız geçen yıllara bağlar.  Yani, bu film de olayın derinine inmeyen, yüzeysel olarak eşcinselliğin nedenini “mutsuz aile tablosu”na dayayan bir filmdir.

Lezbiyen temalı filmlerde de görüldüğü gibi, erkek eşcinselliğini ele alan filmlerde de bir grafik var.  Bu grafik, önceleri yüzeysel kalan, sonraları irdeleyen bir haldedir.  1993 yılına geldiğimizde, Atıl Yılmaz’ın Gece, Melek ve Bizim Çocuklar filmindeki cesur yaklaşımıyla karşı karşıya geliyoruz.  Eşcinsellik bir yan temadır filmde, ama yine de kulamparalık, fahişelik gibi konuları ele almasıyla ön plana çıkmaktadır.

Erkek eşcinselliği her zaman tepki çektiği için, bu konuyu işlemek kolay olmamıştır ve nitekim de çekilen filmler sürekli birilerinin eleştirilerine maruz kalmışlardır.  Mustafa Altıoklar’ın yönettiği İstanbul Kanatlarımın Altında (1996) ve Ferzan Özpetek’in yönettiği Hamam (1997) filmi de tepki çeken filmlerdendir.  Mustafa Altıoklar’ın Ağır Roman’ı (1997), Kutluğ Ataman’ın Lola ve Bilidikid’i, İki Genç Kız’ı, örnek olarak verilebilecek diğer eşcinsel temalı filmlerdir.

İzleyicinin gözünde, güldüren ya da arkadan vuran olmuştur eşcinseller.  Buna verilebilecek en somut örnek de, Nuri Alço’lu filmlerde, eşcinsel rolünde izlediğimiz Şemsi İnkaya’dır.  Genellikle, kadınları tuzağa düşüren, tiksindirici bir roldedir İnkaya ve eşcinsellerin böyle algılanmasına neden olmuştur bu karakter.  Filmlerdeki yan rollerin özensizce seçilmesinden kaynaklanan bu imaj, ancak eşcinselliği cesur bakışlarla işleyen filmlerle değişmeye başlamıştır.

Eşcinsellik, bugüne kadar birçok kez dalga geçilecek malzeme olarak görülmüştür.  Bu yüzdendir ki, Agâh Özgüç, “100 Filmde Başlangıcından Günümüze Türk Sineması” adlı kitabında, ancak iki adet eşcinsellikle bağlantılı olan filme yer verebilmiştir.  Bu filmlerden biri Haremde Dört Kadın, öteki ise, Canan Gerede’nin yönettiği Robert’in Filmi (1990) adlı, eşcinsellik, travestilik gibi konuları derinlemesine işleyen bir filmdir.  Yüz filmin içinde sadece bu iki filmin yer alması, sinemamızda da bir heteroseksizm olduğunun göstergesidir.

Haremde Dört Kadın

1965 senesinde gösterime giren siyah beyaz çekim bir Türk filmi.

Halit Refiğ’in yönetmenliğini yaptığı drama türündeki eserin seneryosu Kemal Tahir’e ait olup Türk Sineması’ndaki parlak örneklerden biridir. Osmanlı’nın son dönemlerindeki kimi olayların konak hayatı ve bir harem üzerinden anlatıldığı film, senaryosu kadar oyunculukları ile de dikkat çeker. Türk Sineması’ndaki kanıksanmış genel kalıplardan farklı olarak; derin ve gerçeğe yakın karakterler, ustaca kurulmuş diyaloglarla hissettirilen bir gerilim içerisinde entrikalarını sürdürür. Haremde Dört Kadın, aslen bir dönem filmi olup Atıf Yılmaz’ın yönettiği İki Gemi Yanyana (1963) ile beraber Türk Sineması’ndaki ilk lezbiyen ilişki karelerini içerir

KONU

Sadık Paşa cahil, zevkine düşkün, bir o kadar da dindar geçinen bir Osmanlı paşasıdır. Varlık içerisindeki konak hayatında üç eşiyle beraber yaşar. Özel olarak yapılan macunlara rağmen çocuğu olmamaktadır ve bir oğlu olmamasının nüfuzunu etkilediğine inanır.

Haremindeki kadınlardan Mihrengiz, paşanın jön Türk yeğeni Dr. Cemal ‘e aşıktır. Geri planda kalan silik bir cariye olan Gülfem ise köşk içerisindeki önemini artırmak için Paşa’nın asker yeğeni Rüştü’den çocuk peydahlamaya çalışmaktadır ve akıl hocasıyla birlikte bunun hazırlıklarını yapar. Şevkidil (en büyük cariye) güçlü, entrikacı, köşkü ve ahalisini tek başına yönetebilecek kapasitede, afet-i devran bir kadındır. Mihrengiz ile arasındaki sevgi giderek bir lezbiyen ilişkiye dönüşür. Her şey, Sadık Paşa Ruşan’ı dördüncü eş olarak almak istediğinde karışmaya başlar. Dizi halinde gelişen bu yasak aşklar sonucunda Cemal, amcasının kıskanç karılarından biri tarafından öldürülür. Saf kızı oynayan ve sevdiği genç tarafından da sevilen Ruşan ise, çevresindeki olaylar üzerinde hiçbir etkisi ol(a)mayınca sadece kendisine biçilen rolü oynamaya başlayan bir piyon olmaktan öteye gidemez.
Tıbbiye öğrencisi olan ve eğitimi sırasında Sadık Paşa’dan destek alan Cemal, Jön Türk adı verilen Osmanlı aydınlarına mensuptur. Amcası başta bunu bilmemektedir ancak zamanla kendisinden kuşkulanmaya başlar. Cemal; hürriyet, yer yer sosyalizm, Anadolu ve Anadolu insanının kendi kaderine terk edilmişliği gerçeği üzerine ve halkını onurlandıran konuşmalarıyla ilerici bir kişiliği yansıtmaktadır. Bir Jön Türk’le saltanat ve padişah yanlısı paşa arasındaki diyaloglar ve yaşadıkları zıtlaşma Osmanlı’nın son zamanlarından ve dahi günümüzden bir portre sunmaktadır aslında.

Hainlik olgusu da filmde Paşa’nın yeğeni Rüştü karakteri ile kendine yer bulur. Rüştü güvenini ve desteğini kazanmışken, bir taraftan da kendisini öldürüp haremine ve konağına el koyma ve rütbesini artırma hayalleri kurmaktadır…

Köşk yaşantısını iyi yansıtan kareler içerisinde, başta Mihrengiz karakteri olmak üzere kadın cinselliğinin varabileceği en uç boyutlar şekilleniyor. Zaten filmdeki en etkileyici sahnelerinden biri de, aşkına karşılık vermediği için Cemal’i öldüren Mihrengiz’in çevresine kalabalık toplaştığında ağlayarak “Bir Jön Türk’ü öldürdüm, padişahım çok yaşa!” nidasında bulunması…

DİĞER BİLGİLER

Cüneyt Arkın bu filmdeki iyi oyunculuğuyla filmografisinde kendisine isim getiren ilk işlerinden birini yapmış oldu.
“Harem yaşamının cinselliğiyle, kıskançlık çatışmalarıyla ve baskılarıyla, dönemin siyasal atmosferi içinde gelişen film, katıldığı Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bazı olaylara neden oldu. Gösterim sırasında bir grup milliyetçi gencin saldırısına uğradı. Tepkinin nedeni Osmanlı paşasının dört karılı olmasıydı.” (Agah Özgüç’ün 100 Filmde Türk Sineması kitabından)
İlk kez bu festivalde politik olgular su yüzüne çıkmış, kimi gruplar, kendi ideolojilerine uygun olmayan filmleri protesto etmişlerdir. Bu grupların kara listeye aldığı Haremde Dört Kadın gösterilirken olaylar çıkmış, filmin gösterimi engellemek istenmiştir. Olaylar sırasında sahneye çıkan Antalya Emniyet Müdürü, “Endişenize mahal yok. Çünkü jüri sizin protesto ettiğiniz filmi birinci seçmez” demek zorunda kalmıştı. Aynı grubun seçilmesinde sakınca gördüğü diğer filmler Ben Öldükçe Yaşarım, Muradın Türküsü ve Toprağın Kanı idi. Sonunda jüri, tüm bu dış baskılara boyun eğerek Haldun Dormen’in yönettiği Bozuk Düzen filmini birinci seçti.

http://www.kadrajsinema.com/%EF%BB%BFturkiye-sinemasinda-escinsellik-durumu/

2014 yılını yarılamış olmanın şerefine yılın en iyi 10 albümü


Amerikan müzik dergisi Rolling Stone 2014 yılını yarılamış olmanın şerefine yılın en iyi 10 albümünü seçti.

1. Jack White - 'Lazaretto'
2. Linkin Park - 'The Hunting Party'
3. The Black Keys - 'Turn Blue'
4. The War on Drugs - 'Lost in the Dream'
5. Beck - 'Morning Phase'
6. Lana Del Rey - 'Ultraviolence'
7. Mastodon - 'Once More Round The Sun'
8. St. Vincent - 'St. Vincent'
9. Phish - 'Fuego'
10. Tom Petty - 'Hypnotic Eye'

Andrea Pirlo









'Tanrı'nın normal yaratmadığını düşündüğümüz her şeyi ötekileştiriyoruz'

Normal dediğimiz form nedir? Bizim aynımız olan şeyler mi? Hepimiz eğer Tanrı'nın yarattığı birer varlıksak aslında hepimiz içimizde bütünüz. Aslında dışladığımız, ötekileştirdiklerimiz de biziz. Belki o kadar cesaretimiz olmadığı için olamadığımız parçalarımızız.

Düşünsenize, kendimizi özdeşleştiremediğiniz bir kıyafeti bile üzerimize giydiğimizde taşıyamıyoruz. Peki bir de bu, bedeniniz olsaydı? Bir sabah uyanıyorsunuz ve artık kabul etmek zorundasınız ki en derininizde hissettiğiniz oluşunuz, cinsiyet kimliğiniz bedeninizle uyumlu değil. En başta kendinize yalan söylediğiniz bir oyunun içindesiniz! Çıkın bakalım işin içinden.

Bence insanlar biraz da olsa empati kurmalı dünyadaki her olayla. Başka bir insanın hissettiği, aslında siz de olabilirsiniz. Ama bizimle uyumlu olmayanları hemen iteliyoruz. Bir durumu illaki ailemiz, yakınımız veya kendimiz mi deneyimlemeliyiz... Hayır. Empati kurmak için, yetiştirilme tarzımızdan, aile yapımızdan ve küçüklükten beynimize yüklenen kodlardan, tabulardan bağımsız bakabilmeliyiz hayata. Olan bir şeyi yadırgayamayız, görmezden gelemeyiz.

Cinsiyeti ne belirler?

Önemli bir örnek üzerinden değinmek istediğim bir konu var; 1965’de ikiz olarak doğan Reimer kardeşlerle ilgili ve cinsiyeti en çok beynin belirlediğini gösteren bir olay:

“Yakın zamana kadar, cinsiyeti belirleyen en önemli faktörün çocuğun yetiştirilme tarzı olduğu savunuluyordu. Buna göre, ‘Çocuğu nasıl yetiştirirseniz, cinsel kimliği o yönde gelişir’ tezi kabul görüyordu. Ancak, hastaların uzun süreli takiplerinden elde edilen bilgiler ve deneysel çalışmaların sonuçları, cinsiyeti belirleyen en önemli faktörün beyin olduğunu gösterdi. Bununla ilgili literatürde en çok bilinen hasta örneği ‘John/Joan’’ın öyküsüdür. ‘John’ bebeğin sünnet sırasındaki bir hata sonucunda kaybedilen penisini onarmak güçtür. Penis oluşturmak yerine testisleri de çıkartarak 'vajen' oluşturmak ve kız çocuğu olarak yetiştirmek fikri daha uygun görülür ve uygulanır. Fakat ‘John’, yeni adıyla ‘Joan’ büyüdüğünde kendisini erkek olarak hisseder, erkek davranış özellikleri sergiler ve kız kimliğini reddeder. İsmini tekrar değiştiren ve erkek yönünde ameliyat olan ‘John’, dış genital yapı özellikleri yanında, genetik ve hormonal faktörlerin de cinsel kimliğin oluşumunda çok önemli rol aldığını gösteriyor. Hayvanlardan elde edilen bilgiler de, beyinde cinsiyete özgü hücrelerin bulunduğunu ve bu hücrelerin dış genital yapı farklılaşmasından çok daha önce farklılaştığını gösteriyor.” [1]

“Maalesef Reimer kardeşler için hayat mutlu bitmemiştir.

Money’nin terapi uygulamalarından kaynaklanıp kaynaklanmadığı bilinmiyor ancak şizofreni hastası olan Brian, 2002′de aşırı dozda şizofreni ilacı alımı sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Ağabeyinin acısını yaşayan David, 2 Mayıs 2004′te bir de karısı Jane’in kendisinden boşanmak istediğini öğrenmiştir. 5 Mayıs 2004′te henüz 38 yaşındayken kendi kafasına kurşun sıkmak suretiyle intihar etmiştir. Brian’ın sahip olduğu şizofreninin ve David’in intiharının sebebinin kesin olarak Money’nin uygulamaları olduğu iddia edilemez. Her şeyden önce David, sünnet uygulaması sırasında cinsel organını kaybettiği için daha sekiz aylıkken ruh sağlığı açısından olası bir olumsuz geleceğe aday olmuştur.” [2]

20'li yaşlarda bir bebek gibi
hayata gözlerini açmak

Evet hayat bu iki kardeş için mutlu sonla bitmemiştir.

Ailelerin bizlere bakış açısı “kadınlık hormonu versek düzelmez mi” sorusuyla sınırlı kalabiliyor. Hastalık gözüyle bakıp, bir gün düzeleceğini umut etmeleri hiçbir şeyi kolaylaştırmıyor.

Hiç kimse kendini bu denli zor bir durumun içine atmaz. İnsanlar, yirmili, otuzlu yaşlarında hayatlarını, geleceklerini kurmaya başlarken; bizler, sıfırdan bir bebek gibi hayata gözlerimizi açarız. Ergenliğimizi çok geç yaşlarda yaşamak zorunda kalırız. Ve bir yandan da birçoğumuzun elinde mavi kimlik olmamasına rağmen iş arayışlarında bulunup veya bir işe bu sebeple başvuramazken hayatı idame ettirmeye çalışırız.

Tabii ki değineceğim çok şey var… İlerleyen zamanlarda her hafta gerçek hayatlardan örnekler vererek yazacağım.

Görünmez olduğumuz için, yasalar, kimlik süreci, hastane süreci, askerlik süreci trans hakları konusunda gelişmiş değil. Biz görünür oldukça bir şeyler de düzelme yolunda ilerleyecek. Daha kolay, daha nefes alabileceğimiz ve engellerin olmadığı bir hayat istiyoruz herkes gibi aslında.

Ne yanlışız, ne de yalnız

Belki insanlar kızdı LGBT aktivisti olmadığım, yürüyüşlerde en önde pankart taşımadığım ya da trans gruplarına üyeliklerim olmadığı için. Bir şeyin, tek bir şeyin parçası olarak hissetmiyorum. Çünkü bence bu da ötekileştirmek olur. Ben hayatımı sadece buyum diye yaşayamam ki… Özellikle son iki senedir yaşadığım bazı gerçeklikler varken.

Diğer yandan biliyorum ki, başkalarının benim isteğim dışında özel hayatımın gizliliğini hiçe sayıp gün yüzüne çıkarmaları, benim gibi bir sürü insanın da içindeki Rüzgar’ı dışarı çıkarmasına sebep oldu. Bazen "benim de görevim buymuş bu hayatta" diyorum.

Kendimize kendimiz dışında daha iyi bir yardımcı yoktur. Bu süreçte benim de elimden tutup, şu doktora, o terapiye götüren yoktu… Ben de birçoğunuzdan, yaşadıklarınızdan farklı değilim. Sadece özgürlüğümün peşinden gittim.

Biliyorum ne yanlışız, ne de yalnız.

Hiçbirimiz, başkalarının bizim için istedikleri hayatları yaşamak için bu hayata gelmedik. Çekin mahmuzlarınızı üzerimizden!

Biz her rengiz, her sesiz…

[1] Ezgi Başaran ‘Prof. Dr. Hüseyin Özbay ropörtajı’, Hürriyet, 2006
http://www.hurriyet.com.tr/pazar/4334854_p.asp

[2] Tevfik Uyar ‘Yoldan Çıkan Psikoloji Deneyleri’, Açık Bilim
http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/yoldan-cikan-psikoloji-deneyleri.html

Rüzgar Erkoçlar - T24
Radikal

20 Temmuz 2014 Pazar

Wentworth Miller gay olduğunu açıkladığı için mutlu olduğunu açıkladı.

‘Prison Break’ dizisinden tanıdığımız ünlü aktör, cinsel kimliğini açıkladıktan sonra hayranlarıyla daha iyi bir iletişim kurduğunu söyledi.

Details dergisine konuşan oyuncu şunları söyledi:
‘Kendimi daha iyi ifade etmiş birisi olarak hissediyorum. ‘Prison Break’ bittikten sonra farkına vardım ki, dizi boyunca oluşan imajım olduğumdan farklı birisine aitmiş. 20′lerimde etrafımda bu durumu olağan karşılayabilecek kişiler bilirdi eşcinsel olduğumu… 30′larımı devirdiğimde yakın arkadaşlarıma ve aileme açıldım. Ama kariyer yolculuğumda adeta bir hayal kahramanını besliyordum. İşim açısından gay olduğumu açıklamamam gerektiğine inandım, inandırıldım. Yine de şunu söylemeliyim ki, billboard’larda görünen yüzümün çok ta sahte bir yüz olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, kameraların önünde olan bizler kendimiz değil zaten; orada görüldüğümüz ve yansıtıldığımız kişiyiz. Biz, hayranlarımızın görmek istediği kişiyiz.’
Miller, geçen yıl St. Petersburg Uluslararası Film Festivali’ne davet edilmesi üzerine eşcinsel olduğunu açıklamış; Rus hükümetinin eşcinsel karşıtı politikalarını gerekçe göstererek daveti geri çekmişti.

Metrosfer

Marlon Teixeira For Osmoze Jeans SpringSummer 2015


Fazıl Say haklı çıktı

Sizi birkaç yıl önce yapılan bir tartışmaya götüreceğim. Konu arabesk idi ve hedefte Fazıl Say vardı. Peki o tartışmayı bugün niye anımsatıyorum? Bunun iki nedeni var. Biri; Erdoğan’ın vizyon toplantısına katılan ünlüler. Diğeri ise Fazıl Say’ın “İlk Şarkılar” albümü. Aslında size iki Türkiye’yi göstermek istiyorum. Nasıl mı?..
akaleler de kitaplar gibi; yazılacak zamanı bekliyor.
Fazıl Say’ın “İlk Şarkılar” albümüyle ilgili yazmak istediklerim neredeyse bir yıldır bekliyordu.
Şimdi vakit geldi…

Ama… Önce bir tespitte bulunmalıyım:
Fazıl Say haksız mıymış? Facebook’ta “Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum” sözü başta “arabesk’in ne olduğunu bilmeyen” arabeskçiler tarafından tepkiyle karşılanmıştı. (İşin acı yanı Fazıl Say’a sol‘dan gelen “seçkincilik” eleştirisi idi!)
Kamuoyu geçen haftayı Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan‘ın vizyon toplantısına katılan “ünlüleri” konuşarak geçirdi.
Sanatçı‘nın içi boşaltıldı ve medya artık herkesi “sanatçı” diye tanımlıyor! Demek ne “sanatı” ne de “sanatçıyı” biliyorlar; vasatlığın göstergesi bu. Ve aslında arabesk tam da budur. Açayım…
Müzikle ilgisi yok
Köşk adayı Erdoğan’ın vizyonuna sadece arabeskçiler destek verdi; bakmayınız bazılarının pop filan söylediğine ya da dizi oyuncusu olduğuna; hepsi arabesktir! Arabesk’in sadece müzik türüyle filan ilgisi yoktur.
Arabesk bir yaşam biçimidir; kültür’dür/kültürsüzlüktür ve temsilcisi Erdoğan’dır.
Arabesk bir kültürden diğerine geçiştir. Kent’in/burjuvazinin kimliksiz varoşa yenik düşmesidir; “kültürel çöküş”tür.
Arabesk, aydınlanmanın, çağdaşlaşmanın karşıtıdır.
Arabesk, sadece kendi çıkarını düşünen siyasi kirliliktir.
Arabesk, insanın kendine yabancılaşmasıdır. (İşte tam da bu nedenle; tecavüz mağduru Zerrin Özer ile tecavüz mağruru İzzet Yıldızhan, Erdoğan’ın vizyon toplantısında yan yana geliverir! Bu “çimentonun” ahlakı; arabesk’tir!)
Bakınız…
Erdoğan’ın vizyon toplantısına, toplumun yozlaşmasıyla ortaya çıkmış “icracıların” gitmesi tesadüf mü? Bunu neden hiç tartışmıyoruz.
Evet, Erdoğan’ın vizyon toplantısında neden sanatçı yoktu?
Sanatçı bugün Türkiye’de neyi savunuyor? Sanatçı arabeskin karşıtıdır.
İşte o vizyon toplantısı, bizim önümüze bir gerçeği getirip koydu:
“Arabesk Türkiye’yi uyuşturuyor” diyen Fazıl Say’ın haklı olduğunu!
Arabeskçilerin yani kaderciliğe, kalitesizliğe, değersizleştirmeye Türkiye’ye mahkum edenlerin Erdoğan’la kucaklaşması aslında hiç şaşırtıcı değil.
Arabesk, kapitalizmin en kültürsüz sistemidir. Köksüzdür.
Arabesk yozlaşmadır. Dün Erdoğan’a giden; yarın Erdoğan iktidardan düşünce başka bir “vizyon” toplantısına gidecektir ve tabii arabesk hâlâ yaşıyor ise…
“Sahteciliğin Çekiciliği”
Fazıl Say’ı yazacaktım nerelere geldim.
Yine…
Fazıl Say’a geçmeden bir kişiyi tanıtmalıyım sizlere:
Theodor W. Adorno (1903-1969), 20. yüzyılın önemli filozoflarından biriydi. Frankfurt Okulu ya da Eleştirel Kuram olarak bilinen düşünce hareketinin kurucularındandı. Dünyada müzik sosyolojisinin akla gelen ilk ismiydi. Müzisyendi; Alman besteci Bernhard Sekles‘ten müzik dersleri aldı; beste çalışmaları yaptı.
Müzik kuramıyla ilgili düşünceleri devrim yarattı. İlk tespiti şu oldu, “sonunda kültür endüstrisi müziği tamamen kendi denetimine sokmayı başardı.”
Adorno, “Aydınlanmanın Diyalektiği” kitabında caz ile ilgili ileri sürdüğü tez tartışma yarattı. Caz’ın, Amerika’ya özel bir olgu olarak değil, gelişmiş kapitalist toplumsal sistem içinde bir durum olarak ortaya çıktığını belirtti. Yani Adorno, caz müziğin, kökeninden-tarihinden kopartılarak, popüler kültürün tüketim müziğine dönüştürüldüğünü yazdı:
“Kökü lümpen proletaryaya dayanan ve önceleri önemsiz bir sosyal olgu olan caz; iletişim endüstrisi (medya) tarafından yontulup cilalanarak, mütevazı ve şaşırtan özelliklerinden yoksun bırakıldı ve içi tamamen boşaltıldı. Toplum, umutsuzlardan oluşan bir toplum, bu nedenle çetelerin ağına düştü. Bu durum kimi vasat romanlarda, filmlerde ve cazın biçeminde çok bariz ortaya çıktı.”
Aydının kendi standartlarını düşürmesine Adorno, şiddetle karşı çıktı. “Sahteciliğin çekiciliğine” kendini kaptıranları eleştirdi. Bunun entelektüel üretkenliği tehdit ettiğini yazdı.
Adorno’yu niye hatırlattım? Şundan…
İlk Şarkılar
Fazıl Say benim dostum, kardeşim…
Fazıl Say Türkiye’nin en değerli sanatçılarının başında gelir. İcracılığından daha önemlidir besteciliği.
Bu sebeple Fazıl Say’ı Fazıl Say’dan bile korurum.
Şunu demek istiyorum; sahteciliğin çekiciliğine kapılıp “piyasa müziği” yapmasına karşı çıkarım.
Fazıl Say’ın “İlk Şarkılar” albümü Türkiye’de çok beğenilince ve çok satan müzik CD‘lerin başında yer alınca korktum. Diğer eserleri; gerek ABD gerekse Japonya’da listelere hep girdi. Türkiye’de ise ilk kez oldu. Hemen sorguladım, niye?
Ne yalan yazayım bu durum beni kaygılandırdı; “acaba” dedim, “yoksa” dedim. Sorularımın yanıtını bulmam tam bir yıl sürdü. Hayır, “İlk Şarkılar” piyasa müziği değil.
“İlk Şarkılar” Fazıl Say’ın entelektüel üretkenliğe devam ettiğinin güzel bir işareti.
Büyük ustalar; Metin Altıok‘u, Can Yücel’i, Cemal Süreya‘yı, Orhan Veli’yi, Nazım Hikmet‘i, Ömer Hayyam’ı ve Pir Sultan Abdal ile Muhyiddin Abdal’ı notalarla buluşturan büyük bir bestecinin eseri.
Bizi, yani Anadolu’yu dünya kültürüyle birleştiren “İlk Şarkılar”; Türkiye’de giderek yozlaşan müziğin düşen çıtasını yukarı çekiyor.
Türkiye’nin muhafazakar/çorak ikliminde yeniden dirilen arabeske meydan okuyor. Yani…
Fazıl Say “sahteciliğin çekiciliğine” kapılmıyor. Ki…
Adorno’nun öğrencisi
Fazıl Say’ın hata yapmasına izin vermeyecek -sadece Fazıl’ın değil hepimizin- bir “öğretmeni” var; Ahmet Say!
Bugün siz onu “Fazıl Say’ın babası” olarak tanıyorsunuz. Ama…
Ahmet Say entelektüel bir aydındır.
Yıllarca makaleler yazdı. Kitaplar yazdı. Dergiler çıkardı. Yayınevleri kurdu.
Bıkmadı. Yorulmadı. Türkiye’nin aydınlanma mücadelesinde meşale oldu.
Peki devlet ne yaptı:
Hep eziyet etti.
İşkence yaptı. Cezaevine attı. İşsiz bıraktı. Yasaklı etti.
Ahmet Say bu zor koşullarda yetiştirdi oğlu/öğrencisi Fazıl Say’ı.
O devlet:
Ahmet Say’a ne yaptıysa oğlu Fazıl Say’a da onu yaptı; zalimlik.
Bıkmadılar. Uzanmadılar. Doymadılar…
Demem o ki:
Fazıl Say’ın hata yapmasına engel olacak en önemli kişi Ahmet Say’dır. Bunu laf olsun diye söylemiyorum.
Bilmiyordum; Ahmet Say’ın yazdığı “Ağaçlar Çiçekteydi” adlı anı kitabından öğrendim.
“Fransa’da Liberation gazetesinde bir vesileyle ‘Adorno’nun öğrencisi olduğum’ yazıldı. Hem doğru hem yanlış: 1950’li yılların sonlarında Adorno, Frankfurt’ta ‘Diyalektik ve Estetik’ konulu birkaç hafta süren bir seminer vermişti, ona katıldım. Eğer öğrencisi olmak için bu yetiyorsa gazetede yazılan doğru…” (s 130)
İşte iki Türkiye…
Biri arabesk’in iktidarını temsil ediyor.
Diğeri Cumhuriyeti!..
Siz sanıyor musunuz ki, mesele sadece Erdoğan’dır veya AKP’dir.
Mesele, kültürsüzleştirme politikasıdır.
Mesele, vasatlığın değil insanlığın estetik değerlerinin iktidar olmasıdır.
Evet:
Sevindirici olan Fazıl Say’ın haklı çıkmasıdır.
Ve Erdoğan’ın vizyonunda sadece bir avuç arabeskçinin olmasıdır.
Umutlu olmak için çok nedenimiz var…
CUMHURİYET-ARABESK KAVGASI
CUMHURİYET; Osman Hamdi Bey’in girişimiyle 1883’te kurulan; resim, heykel, mimarlık ve süsleme alanında eğitim veren Sanayi-i Nefise Mektebi’nin adını Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olarak değiştirdi.
DİĞERİ; Cumhuriyet ile birlikte kurulan Devlet Güzel Sanatlar Müdürlüğü, Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları’nı Bakanlar Kurulu tarafından seçilen 11 kişilik ekibin denetimine sokmak istiyor.
CUMHURİYET; 22 Ocak 1923 günü Bursa Şark Sineması’nda yaptığı konuşmada; “İnsanlar mütekamil olmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki resim yapamaz, bir millet ki heykel yapamaz. İtiraf etmeli ki o milletin tarik-i terakki’de yeri yoktur” dedi.
Ülke savaştan yoksul çıkmasına rağmen 1924’te eğitim için Avrupa’ya sanatçılar gönderdi. Avrupa’dan dönenler Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği’ni kurdu ve modern resmin temeli bu şekilde atılmış oldu. 15 Temmuz 1929’da Ankara Türk Ocağı‘nda Hamdullah Suphi tarafından açılan sergiyi bizzat ziyaret etti.
DİĞERİ: Sergi açılışlarına gitmeyi tercih etmiyor. Bir keresinde Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda 300 adetten oluşan tespih sergisine gitti.
CUMHURİYET; Cumhuriyet’in ilanından sonra, 11 Mart 1924 günü saraya bağlı olan Makam-ı Hilafet Muzikası, başkent Ankara’ya çağırdı ve orkestra adını, Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası olarak değiştirdi. 1 Eylül 1924 tarihinde Ankara’da kurulan Musiki Muallim Mektebi, Cumhuriyet Türkiye’sinin çağdaş eğitim kurumlarının ilk örneklerinden biri oldu. Ulusal müzik eğitimini yurt düzeyinde uygulanacak öğretim kadrosunu yetiştirmek için kurulan Musiki Muallim Mektebi, kuruluşundan iki ay sonra, 1 Kasım 1924 günü eğitime başladı. Sık sık gelip dersleri izlerdi. Öğrencilerle müzik üzerine sohbetler etti. Okulda her cumartesi akşamı verilen konserleri kaçırmadı.
DİĞERİ; Okullarda müzik-resim derslerini azalttı. Piyano ile alay etti; kemanı düğünlerde çalındığı için sevdi. Ankara’da Sibel Can’ı, İzmir’de Arif Şentürk’ü, Rize’de Davut Güloğlu’nu, İstanbul’da da Ferhat Göçer’i dinlemeyi tercih etti. Hatta Adnan Şenses ile şarkı bile söyledi. İstanbul’daki Cemal Reşit Rey Konser Salonu’na sadece sempozyumlar, paneller için gidiyor.
CUMHURİYET; Anadolu’nun halk müziğini bilimsel temellere oturtmak için 1936 yılında Macar müzik bilimci Bela Bartok’u Türkiye’ye davet etti. Bartok, 16-29 Kasım 1936 tarihleri arasında, Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin ile birlikte, başta Osmaniye olmak üzere 14 ayrı yöreden 90 parça kaydetti. Aynı yıl Alman müzikolog Paul Hindemith’in yardımlarıyla Ankara Devlet Konservatuvarı kuruldu.
DİĞERİ; Aşık Veysel gibi Anadolu ezgilerini dünya kültür mutfağına taşıyan Fazıl Say’ın Türkiye’yi terk etmesi için elinden geleni yaptı. Okuduğu şiirlerden CD yaptırdı!
CUMHURİYET; Cumhuriyet mimarisini geliştirmek için mimar Bruno Taut’a, Ankara’da Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni inşa ettirdi. Mimar Clemens Holzmeister’e ise; başkent Ankara’nın en güzel binalarını yaptırdı.
DİĞERİ; Tarihi İstanbul siluetine zarar veren çalışmaların yapılmasına göz yumdu.Başta parti genel merkezi olmak üzere kimi binaları kendi çizdi!
CUMHURİYET; 1930’larda ulusun sanatı öğrenmesi tanıması için Ar Genel Direktörlüğü kurdu. AR dergisinin çıkarttı ve Ankara ve İstanbul başta olmak üzere çeşitli kentlerde sergiler düzenlenmesini sağladı. 1933’te Nurullah Berk, Abidin Dino, Zeki Faik İzer, Elif Naci, Cemal Tollu ve heykel sanatçısı Zühtü Müridoğlu gibi sanatçılar için “Yurt Gezileri’ düzenlenmesine önayak oldu. Türkiye’de heykelcilerin yeterli görülmemesi üzerine Heinrich Krippel gibi yabancı sanatçılar davet edildi.
DİĞERİ; Kars ziyaretinde, sanatçı Mehmet Aksoy tarafından yapılan İnsanlık Anıtı adlı heykeli “ucube” diye yıktırdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında İsmet İnönü’nün Türkiye’nin önemli eserlerini, Hz. Muhammed’in kutsal hazinesini camiye koymasını, “Camileri ahır yaptılar” diye değerlendirdi.
CUMHURİYET; İlk ulusal opera temsillerinin yapılması için çalıştı, başardı. Özsoy Operası, 19 Haziran 1934 günü sahnelendi.
DİĞERİ; İstanbul Film Festivali’ne tam 28 yıl ev sahipliği yapan Emek Sineması gibi sanat merkezlerini AVM yaptırmak için yıktırdı. Devlet Tiyatroları’nı özelleştirmek için çabalıyor.
Cumhuriyet yaşıyor…
Diğeri ölümlü…
Cumhuriyet; sanki bugünleri görmüştü:
“Efendiler! Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz; fakat sanatçı olamazsınız…”

Soner Yalçın - Sözcü

Hande Yener'den Uykusuz'un kapağına yanıt


"Bir karikatürde gördüm. Biz tam yalandık' diye benimde resmimi koymuşlar. Aslında özgürlük yalan diye düşünüyorum ben artık. Özgürlükler çok yalan oldu. Ve dünyada ölümden başkası yalan diye düşünüyorum. O yüzden hepimiz yalanız yani". Karikatürde Cumhurbaşkanı adayı ve Başbakan Recep Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı Türkiye Vizyon Belgesi'ni açıkladığı toplantıya katılan sanatçıların resmedildiği belirtildi.

Radikal

İspanya'da yarın çıplak denize girme günü

İspanya 'da 20 Temmuz tarihi “Mayonu evde bırak, çıplak denize gir" günü ilan edildi.
İspanya genelinde çok sayıda plajın çıplaklarla dolması bekleniyor. Özellikle İspanya'da tatil yapan turistlerin büyük ilgi göstermesi beklenen gün nedeni ile İspanyol plajlarının tam anlamı ile çıplak denize giren kişilerin akınına uğrayacağı açıklandı.
İspanyol kanunlarında çıplaklarla ilgili bir maddenin olmaması nedeni ile Belediyelerin bu girişimi yasaklamayacağı ve halkın çıplak olarak denize girmesine onay vereceği öğrenildi.
Gün nedeni ile açıklama yapan nudist dernekleri de, mayolu kişilerin sahillerden uzak durmasını ve kendilerine katılmasını istedi.
İspanya'da ülke geneline yayılan 100’den fazla nudist plaj bulunuyor. Bu bağlamda önemli bir ekonomik gelire sahip olan nudist plajları, özellikle Avrupalı turistler tarafından büyük ilgi görüyor. (Mehmet Çiftçi, dha)

Genç kızı lezbiyen arkadaşları öldürdü

ABD’de henüz 16 yaşında öldürülen Skylar Neese cinayetine ilişkin tüyler ürperten detaylar ortaya çıktı. Bunda göre genç kızı 2 kız arkadaşı öldüresiye bıçakladıktan cesedini sonra ormana attı.

Korkunç cinayet 2012 yılında işlendi. 16 yaşındaki Skylar Neese 17 yaşındaki Rachel Shoaf ve 16 yaşındaki Sheila Eddy tarafından vahşice öldürüldü. İki genç kız arkadaşları Skylar’ı yüzlerce kez bıçakladı. Ardından Pennsylvania ormanına genç kızın cansız bedenini attılar.

Birinci derece cinayetten yargılanan Rachel Shoaf ve Sheila Eddy’nin cinayeti işleme sebebi ise 2 genç kıza arasındaki lezbiyen ilişki. Çünkü kurban Skylar iki kız arkadaşını seks yaparken görmüştü. Açığa çıkan lezbiyen ilişkilerini herkesin duymasından korkan Rachel ve Sheila da vahşice arkadaşlarını öldürdü.

Skylar’ın annesi ise kızının birçok gay ve lezbiyen arkadaşı olduğunu bu durumu asla onların yüzüne vuracak biri olmadığını söylüyor.

Amerika’nın konuştuğu bu dehşet verici cinayetle ilgili bir Kitap bile yazıldı.

Ciinayeti işleyen Rachel Shoaf 30 yıl ve Sheila Eddy ise ömür boyu hapse mahkum oldu. Ancak 2 genç kız 30’lu yaşlarına gelene kadar bir sorun çıkarmazlarsa iyi halden salıverilmeleri de söz konusu.

Milliyet

Münih'te Gay ve Lezbiyenler Yürüdü

Münihliler'in aşırı sıcak havaya rağmen büyük ilgi gösterdikleri yürüyüşte, renkli görüntüler yaşandı. 'Ya yüzde yüz kabul edin, ya da yüzde on toprak verin' gibi ilginç pankartlar taşıyan göstericiler, cinsel tercihleri nedeniyle yargılanmamalarını ve yasalar önünde eşit haklar istediklerini dile getirdiler.
Değişik firmaların temsilcilerinin yer aldığı kortejde, siyasi partiler de katılımcılara aktif olarak destek çıktı. Yeşiller'in kortej aracında Eyalet Milletvekili Margarete Bause bol bol dans ederek, izleyenleri selamladı.

Bu yılki geleneksel yürüyüşte, Eurovision birincisi Avusturyalı transseksüel şarkıcı Conchita Wurst'ın sakallı benzerlerinin çokluğu dikkati çekti.

'Christopher Street Day' etkinliği 28 haziran 1969'da New York'ta Christopher Caddesi üzerindeki bir gay barında meydana gelen üzücü olaylar anısına Dünya'nın bir çok ülkesinde olduğu gibi Almanya'da da 1970 yılından beri yapılmaktadır.

http://www.habertoplam.com/tr/53cb706589e62711082a1762-index/Munih_te_Gay_ve_Lezbiyenler_Yurudu_TIKLA_IZLE.html