18 Eylül 2020 Cuma

Papa Francesco’dan: Tanrı eşcinsel çocuklarınızı oldukları gibi seviyor

Papa Francesco’dan LGBT derneği üyelerine: Tanrı çocuklarınızı oldukları gibi seviyor

Katolik Kilisesi lideri Papa Francesco, bir LGBT derneğinin üyeleriyle yaptığı sohbette "Tanrı çocuklarınızı olduğu gibi seviyor" dedi.

Papa Francesco'nun her Çarşamba günü Vatikan'da yaptığı genel kabul törenine dün, Katolik lezbiyen, gay, biseksüel ve trans (LGBT) bireylere ve ailelerine destek amaçlı "La Tenda di Gionata" adlı dernekten yaklaşık 40 ebeveyn de katıldı.

Bu ebeveynler arasında yer alan Mara Grassi, Papa le aralarında geçen diyaloğu İtalyan basınına anlattı.

İtalya Katolik Kilisesi'nin gazetesi Avvenire ve La Repubblica'da yer alan haberlere göre Papa, "Tanrı çocuklarınızı oldukları gibi seviyor çünkü hepsi Tanrı'nın çocukları" dedi.

Mara Grassi, Papa'yla konuşmasının devamını şöyle aktardı:

"Papa'ya, hiç kimsenin kendisini kiliseden dışlanmış gibi hissetmemesi için bir yol çizilmesine yardımcı olmak istediğimizi söyledim, daha kapsayıcı bir yol bulunması için engelleri kaldırmak istediğimiz söyledim. Papa da aynı fikirde olduğu ve Kilise'nin çocuklarımızı oldukları gibi sevdiği yanıtını verdi."

'Karanlık yıllardan sonra büyük bir ışık'

40 yaşında eşcinsel bir oğlu olan Mara Grassi, yıllardır Katolik Kilisesi'nin birçok kesiminden eşcinsellere karşı kapalı bir tutum sergilendiğini, bunun inançlı birçok ailenin acı çekmesine yol açtığını vurguladı.

Grassi buna karşılık Papa Francesco'nun sözlerinin yarattığı etkiyi, "Hem benim için hem de hepimiz için zor ve karanlık yıllardan sonra büyük bir ışık oldu" diye tanımladı.

Papa Francesco, Mart 2013'te Katolik Kilisesi'nin liderliğine seçilmesinden birkaç ay sonra, büyük yankı uyandıran "Bir kişi eşcinselse ve Tanrı'yı arıyorsa, iyi niyetliyse, ben kimim ki onu yargılayayım" açıklamasını yapmıştı. Papa ilerleyen yıllarda da, "yargılayıcı değil kucaklayıcı bir kilise" vurgusu yapan benzer mesajlar vermişti.

Katolik Kilisesi lideri, çocukken Şili'de bir Katolik din adamının cinsel tacizine uğrayan Juan Carlos Cruz'u 2018'de Vatikan'da kabul etmiş ve bu görüşmede de şu ifadeleri kullanmıştı:

"Juan Carlos, eşcinsel olup olmaman mühim değil. Tanrı seni böyle yaratmış ve seni olduğun gibi seviyor. Benim için de bunun bir önemi yok. Papa seni böyle seviyor. Olduğun gibi olmaktan mutlu olmalısın."

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-54188726

16 Eylül 2020 Çarşamba

Netflix'ten 'Kaşıkçı belgeseli' itirafı: Eşcinsel içerikli yayınlara Suud'da izin verilmesi karşılığında sansürledik

Netflix, 2019'da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın, gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti nedeniyle eleştirildiği bir programı Suudi Arabistan'da yayından kaldırma karşılığında, "pedofili" ve "eşcinsellik" içerikli videoları bu ülkede yayınlamalarına izin verildiğini açıkladı.

Netflix'in CEO'su Reed Hastings, CNN televizyonuna verdiği bir röportajda, Ocak 2019'da Hasan Minhaj'ın sunduğu "Patriot Act" isimli programın Kaşıkçı cinayetiyle ilgili bölümünün Suudi Arabistan'da yayından kaldırılması kararına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Yeni yayımladığı kitabında ifade özgürlüğünden bahsederken, Suudi Arabistan'ın isteği üzerine bir programın yayından kaldırılmasının bir hata olup olmadığının sorulması üzerine Hastings, "Bu zor bir karardı." değerlendirmesinde bulundu.

LGBT'nin en güçlü maşaları: Netflix ve Hollywood Eşcinsellik propagandasının arkasında kimler var?

Eşcinsel süper kahramanlar, eşcinsel çizgi film karakterleri,eşcinsel yan roller... Netflix ve Hollywood'un eşcinsellik propagandası tüm dünya tarafından endişe ile izleniyor. Ahlak karşıtı yayınlarıyla sık sık gündeme gelen film paltformları, dayattıkları sapkın yaşam biçimiyle yüzlerce çocuğun ruh sağlığını bozuyor. Milyarlarca dolarlık bütçelerle desteklenen bu tür yapımların ana hedefinde çocuklar ve ahlaksız ideolojilere karşı çıkan ebeveynler var...

Patriot Act'in ilgili bölümünü yayından kaldırmanın karşılığında, "Queer Eye," "Sex Education" ve "Orange is the New Black" gibi programları Suudi Arabistan'da yayınlama şansları olduğunu belirten Hastings, "Bu tedirgin edici bir tavizdi, bunu onaylamamız kolay olmadı ama bu adımın iyi olduğunu düşünüyoruz." sözleriyle kararını savundu.

Hastings'in açıklamalarının ardından, sosyal medya kullanıcıları söz konusu programlarda pedofili ve eşcinsellik gibi ögelerin bulunduğunu ancak Suudi Arabistan'ın siyasi çıkarları için bu programlara müsaade ettiğini belirterek, Netflix'in kararına tepki gösterdi.

Suudi Arabistan istemiş, Netflix programını yayından kaldırmıştı

Minhaj, Netflix'teki "Patriot Act" adlı programının 2019 Ocak ayında yayımlanan bir bölümünde, Suudi Arabistan'ı, gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti ve Yemen'deki iç savaş nedeniyle eleştiren ifadeler kullanmış, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın reformcu olduğu iddialarına karşılık da "Onun modernleştirdiği tek şey Suudi diktatörlüğü." yorumunu yapmıştı.

Suudi yönetiminin Kaşıkçı cinayeti konusunda birbiriyle çelişen açıklamalar yapması noktasında da Minhaj, şu eleştirilerde bulunmuştu:

"Suudi Arabistan, onun (Kaşıkçı'nın) ortadan kaybolmasını açıklamak için mücadele verdi. Önce konsolosluktan güvenli bir şekilde ayrıldığını söylediler ardından Kaşıkçı'nın hayatta olduğunu kanıtlamak için dublör kullandılar. Bir noktada, onun Jackie Chan tarzı bir arbedede öldüğünü söylediler. O kadar çok açıklama yaptılar ki bir tek Kaşıkçı'nın kendi başına kaya tırmanışı yaptığı esnada ölmediğini söylemedikleri kaldı."

Programın yayımlanmasının ardından Suudi Arabistan programın söz konusu bölümünün ülkede yayından kaldırılmasını istemiş, Netflix de bu talebi kabul etmişti.

Netflix'in, "Tüm dünyada sanatsal özgürlüğü destekliyoruz. Geçerli bir hukuki talep üzerine bu bölümü sadece Suudi Arabistan'da yayından kaldırdık." açıklaması her kesimden eleştiri çekmişti.

https://www.yenisafak.com/hayat/netflix-cemal-kasikci-belgeselini-neden-sansurledi-netflix-ile-suud-isbirligi-3567298

Eşcinsel internet siteleri bir bir devlet eliyle kapatılıyor!

İnternet sitesine bile ayrımcılık! Gabile’ye erişim engeli

Türkiye’nin en eski arkadaşlık sitelerinden olan ve LGBTİ arkadaşlık ve tanışma sitesi gabile.com Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararıyla erişime engellendi.

Türkiye’nin en eski arkadaşlık sitelerinden olan Gabile’ye girmeye çalışanlar

“Bu internet sitesi (gabile.com) hakkında Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilen 10/09/2020 tarih ve 2020/5858 D.İş sayılı karara istinaden, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından koruma tedbiri uygulanmaktadır.”  uyarısıyla karşılaşıyor.

DAHA ÖNCE DE SANSÜRLENMİŞTİ

Kullanıcıların LGBTİ+ gündemine dair haberler de okuyabildiği, köşe yazılarının ve forum bölümlerinin olduğu site daha önce de 2009 yılında erişime engellenmişti. O dönem Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) kararıyla sitenin engellenmesine karşı site yönetimi dava açmış, ardından TİB’in koyduğu idari karar kaldırılmıştı.

HORNET’İN İNTERNET SİTESİ VE GRİNDR DA ENGELLİ!

Geçtiğimiz ay bir diğer tanışma uygulaması Hornet’in internet sitesi de Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliği’nin 6 Ağustos 2020 tarih ve 2020/5617 sayılı kararına istinaden engellendi.

Grindr’ın hem internet sitesi hem de aplikasyonuna ise 2013 yılından beri Türkiye’deki internet sağlayıcıları üzerinden erişilemiyor. Bu yasaklamaya karşı Kaos GL tarafından Anayasa Mahkemesine yapılan 2015 tarihli bireysel başvuru, hâlâ bir karar verilmeyi bekliyor.

https://tele1.com.tr/internet-sitesine-bile-ayrimcilik-gabileye-erisim-engeli-223963/


GABİLE'YE ERİŞİM ENGELİ

"Bir sansür söz konusu"

LGBTİ+ gündemini takip eden arkadaşlık ve sohbet sitesi gabile.com’a erişim Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararıyla engellendi.

Kullanıcıların LGBTİ+ gündemine dair haberler de okuyabildiği, köşe yazılarının ve forum bölümlerinin olduğu, arkadaşlık ve sohbet sitesi gabile.com, Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin 10 Eylül’de verdiği kararla kapatıldı.

İfade Özgürlüğü Derneği'nin projesi olan Engelli Web'in aktardığına göre, Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği, LGBTİ+ tanışma, arkadaşlık ve sohbet sitesi gabile.com'a erişimi 10 Eylül 2020 tarih ve 2020/5858 sayılı karar ile engelledi. 

Gabile, en eski arkadaşlık sitesiydi

Konuyla ilgili bianet'e konuşan Kaos GL editörü Yıldız Tar, "Gabile'nin hangi gerekçe ile engellendiğini henüz bilmiyoruz. Mahkeme kararına henüz ulaşabilmiş değiliz" dedi.

Son zamanlarda özellikle çok fazla LBGTİ+ içerik üreten internet sitesi ve sanal mecranın engellerle karşılaştığını söyleyen Tar, şöyle konuştu:

"Gabile’den önce geçtiğimiz ay da Hornet isimli LGBTİ+ arkadaşlık ve tanışma aplikasyonunun internet sitesi engellendi. Bu ay da Gabile engellendi.

"Gabile Türkiye’nin en eski arkadaşlık ve tanışma sitelerinden birisi. Yani 1999’da hayata geçen bir site ve bundan daha önce 2009 yılında da yine bir engellemeyle karşılaşmıştı. Telekomünasyon İletişim Başkanlığı (TİB) kararıyla engellendi, site yönetiminin dava açması sonrası engelleme kaldırılmıştı."

"İfade özgürlüğü engelleniyor"

Bir mahkemenin verdği bir kararla binlerce kişinin kullandığı, birbiriyle tanıştığı ve birbirini bulabildiği bir mecranın daha engellendiğini söyleyen Tar, "Bu apaçık bir şekilde ifade özgürlüğünün engellenmesi anlamına geliyor. Ve bir sansür söz konusu" dedi ve şöyle devam etti:

"Bu sadece bir sitenin engellenmesi de değil. Zaten LGBTİ+’ların birbirlerini bulabilme, ulaşabilme, sosyal ve toplumsal hayata katılımları önünde ciddi engeller varken bu tarz mecralar, ekstra önem kazanan mecralara dönüşüyor. Yani bir şeyleri okuduğunuz ve bilgi edindiğiniz bir sitenin ötesinde aslında yalnızlığınızı giderebileceğiniz, kendiniz gibi insanlarla sohbet edebileceğiniz, tanışabileceğiniz ve arkadaş olabileceğiniz bir platformdan bahsediyoruz. Bir de bunun pandemi döneminde yapılması ekstra bir sorun yaratıyor.

"Engelleme, yalnızlık hissini katmerlendirecek"

"Koronavirüs döneminde hem bizim hem de diğer LGBTİ+ derneklerin araştırmaları ve raporları şunu gösterdi: Sağlık, çalışma alanlarındaki ihlallerin ötesinde, evin içine kapanmış olmak şiddeti ve yalnızlık hissini arttıran bir şey. Birçok LGBTİ+ ailesinin yanına dönmek zorunda kaldı, ailesine açık değilse orası daha da yalnızlaştığı bir yer oldu.

"Dolayısıyla izolasyon LGBTİ+lar için iki katı zorlu bir sürece dönüşmüşken, sizin bu izolasyondan bir nebze olsun sıyrılabileceğiniz mecralar bu kadar kısıtlıyken, onlardan birinin engellenmiş olması, pandemideki bu yalnızlık hissini de katmerlendirecek. Umuyoruz ki mahkeme kararıyla gelen bu sansüre dair geri adım atılır ve site yeniden erişime açılır."

Hornet ve Grindr da engelli

Gabile’ye girmeye çalışanlar şu uyarıyla karşılaşıyor:

“Bu internet sitesi (gabile.com) hakkında Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilen 10/09/2020 tarih ve 2020/5858 D.İş sayılı karara istinaden, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından koruma tedbiri uygulanmaktadır.”

Bir diğer tanışma uygulaması olan Hornet de, Ankara 8. Sulh Ceza Hakimliği’nin 6 Ağustos 2020 tarih ve 2020/5617 sayılı kararına istinaden engellenmişti.

Grindr’a ise 2013 yılından beri Türkiye’deki internet sağlayıcıları üzerinden erişilemiyor.

(SO)

Sakine Orman

Atölye BİA Proje Asistanı. Ayrıca bianet'e ve çeşitli haber sitelerine de içerik üretiyor. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü 2018 mezunu. Atölye BİA 16-25 Temmuz 2018 "Gazeteciler İçin Haber Atölyesi" katılımcısı. 

GABİLE'YE ERİŞİM ENGELİ

"Bir sansür söz konusu"

LGBTİ+ gündemini takip eden arkadaşlık ve sohbet sitesi gabile.com’a erişim Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararıyla engellendi.

http://bianet.org/bianet/lgbti/230894-bir-sansur-soz-konusu

J.K. Rowling'in yeni romanına transfobi suçlaması

J.K. Rowling'in yeni romanı Troubled Blood transfobik olmakla suçlandı.

J.K. Rowling'in polisiye serisinin son kitabı, erkek seri katil etrafında gelişiyor. Kitabın bir bölümünde katil, kaçırdığı kişiyi kandırmak için kadın kılığına giriyor.

Transseksüel topluluktan kişiler, aktivistler ve eleştirmenler kitabın zararlı olabilecek, trans karşıtı bir olay örgüsü olduğunu savundu.

Aktivist Paris Lees, kitap hakkında şöyle konuştu: "J.K. Rowling'in yeni kitabı 'travesti bir seri katille' ilgili. Bu esnada gerçek dünyada, geçen yıl Brezilya'da öldürülen trans bireylerin sayısı yüzde 70 arttı, genç trans kadınlar arabalarda yanmaya mahkum ediliyor ve trans olduğumuz için bizi öldüren erkekler affedilip evlerine gönderiliyor."

"Beni takip eden çoğunuzun 'kadınları incitmek için kadın gibi giyinen erkek' mitinin etrafında gelişen bazı korkuları paylaştığını biliyorum. Trans olmasaydım sanırım ben de bu korkuları paylaşırdım. Ama sizden kalbinizin içine bakmanızı ve burada aslında neler döndüğünü sorgulamanızı istiyorum."

Harry Potter serisinde Hagrid'i canlandıran Robbie Coltrane kısa süre önce transfobi suçlamalarıyla ilgili yazarı savunmuştu.

https://www.ntv.com.tr/galeri/sanat/j-k-rowlingin-yeni-romanina-transfobi-suclamasi,yZ7Gcso3Dki_KbtGbt3lIg/cbLn2LsZYECUSOJvbnEjMw

SİYAH BROŞÜRLERLE EŞCİNSEL NEFRETİ


SİYAH BROŞÜRLER

İstiklal Mahallesi’nin birçok sokağına bu siyah afişleri yapıştırmışlar…

Broşürlerde bir Ayet’ten bahsediliyor ve “Eşcinsellik helak olma sebebidir. Bu iğrenç şeye sessiz kalanların da onlardan farkı yoktur” 

yazıyor…

Broşürleri kimlerin yapıştırdığı bilinmiyor…

Ama zihniyetleri belli…

Eşcinselleri vebalı gibi gören…

Toplumu onlara karşı kışkırtmak isteyen

Dini buna alet eden…

Örümcek kafalılar yapmıştır…

Broşürlerin bulunduğu sokaklarda onlarca kamera var…

Bu nedenle bu kişilerin bulunması zor olmasa gerek…

Polis daha kötü bir olay olmadan bu kişileri ortaya çıkarmalı…


ALLAH’IN SOPASI YOK!

Ortodoks dini lider Patrik Flaret’te Koronavirüs için ‘Eşcinsel ilişkinin sonucu’ demişti…

Birkaç gün sonra yaptırdığı test pozitif çıkmış…

‘Allah’ın sopası yok’ diye boşuna dememişler…

http://www.sakaryagazetesi.com.tr/makale/siyah-brosurler-8821/

Tüm Zamanların En Eşcinsel Filmleri

Eşcinsel hikayeleri anlatan ve LGBTİ topluluğu etrafındaki kültürel konuşmaları ileriye taşıyan, beğenilen en iyi filmlere kısaca değinmeye çalıştık...

1.Carol (2015)

Patricia Highsmith'in çığır açan romanı The Price of Salt'ın bir uyarlaması olan Carol, kendilerini 1950'lerin New York'unda beklenmedik bir aşk ilişkisi içinde bulan çok farklı geçmişlere sahip iki kadını konu alıyor. Zamanın geleneksel normları, inkar edilemez çekiciliğine meydan okurken, kalbin değişim karşısında direncini ortaya çıkaran dürüst bir hikaye ortaya çıkıyor. 20'li yaşlarında genç bir kadın olan Therese Belivet (Rooney Mara), Manhattan'daki bir mağazada çalışan bir tezgahtar ve rahat bir evliliğe hapsolmuş çekici bir kadın olan Carol (Cate Blanchett) hikayeni baş karakterleri. Aralarında ani bir çekim oluştuktan sonra, ilk karşılaşmalarının masumiyeti azalır ve bağları derinleşir...

2. Weekend (2011)

Russell, heteroseksüel arkadaşlarıyla sarhoş bir ev partisinin ardından bir Cuma gecesi tek başına ve kendisiyle çatışma hali içinde bir eşcinsel kulübüne gider. Kapanış saatinden hemen önce Glen ile tanışır ama sadece bir gecelik ilişki olması beklenen şey başka özel bir şeye dönüşür. Bu onların hayatları boyunca yankı uyandıracak kısa bir karşılaşmadır. Weekend, iki adam arasındaki hem dürüst hem de olmayan bir aşk hikayesi ve her türüyle özgür bir yaşam için evrensel mücadeleyi konu alan bir film.


3Happy Together (1997)

Yiu-Fai ve Po-Wing, Hong Kong'dan Arjantin'e tatil için giderler ancak bir şeyler ters gider ve ilişkileri ayrılığa sürüklenir. Hayal kırıklığına uğramış Yiu-Fai, eve yapacağı yolculuğuna para biriktirmek için bir tango barda çalışmaya başlar....


4. Brokeback Mountain (2005)

İki genç adam, Ennis Del Mar ve Jack Twist, Brokeback Dağı'nda çoban olarak işe girdiklerinde tanışırlar. Yabancılıkları zamanla arkadaşlığa dönüşür. Haftalar boyunca, birbirleri hakkında daha fazla şey öğrendikçe daha da yakınlaşırlar. Bir gece biraz içtikten sonra, kendilerini daha derin bir ilişki içinde bulurlar. Daha sonra yazın geri kalanı için keyifli bir romantizm yaşarlar...


5. Paris Is Burning (1990)

Paris is Burning, New York'un alt sınıfları arasındaki eşcinsel bireylerin ve sürüklenen gecelerin belgeseli...


6. Tropical Malady (2004)

İki bölümden oluşan filmin ilk yarısında güneşli, rahatlatıcı kırsal kesimdeki iki adam arasındaki mütevazı çekiciliği anlatıyor. İkinci yarsında ise ormanın derinliklerinde gizlenen ve bilinmeyen bir tehdidin kafa karışıklığını ve dehşetini göstermeye çalışıyor.


7. My Beautiful Laundrette (1985)

1980’lerin Yeni Eşcinsel Sinema akımının mihenk taşlarından biri olarak görülen ve Hanif Kureishi’nin kaleminden çıkan Benim Güzel Çamaşırhanem filmi, Pakistan asıllı Omar ile ırkçı bir çete ile takılan çocukluk arkadaşı beyaz Johnny’nin aşkları ve birlikte yürütmeye başladıkları çamaşırhane etrafında, 1980’lerin Thatcher dönemi İngilteresi, ırkçılık, homofobi ve dönemin ekonomik ve politik durumlarına ışık tutuyor.


8. All about My Mother (1999)

Madrid'de bekar bir anne, bir aktrisin imza gününe giderken tek oğlunun 17. doğum gününde öldüğünü görür. Daha sonra çocuğu olduğunu bilmeyen Lola adında trans bir kadın olan babasını bulmak için Barselona'ya gider...


9. A Song of Love (1950)

Bir Fransız hapishanesindeki mahkumlar, cinsel ve duygusal ihtiyaçlarını kendi hücrelerinin sınırları içerisinde karşılamaya çabalar. Bitişik hücrelerde bulunan iki mahkum, hem fiziksel hem de duygusal olarak mümkün olan tüm bağları kurmaya çalışırlar...

https://seninlisten.com/tum-zamanlarin-en-iyi-lgbti-filmleri/5242/

Elektronik müzik sektöründeki ayrımcılık üzerine çekilen belgeselden fragman yayınlandı

Underplayed'den fragman yayınlandı: Elektronik müzik sektöründeki ayrımcılığa odaklanıyor.

Elektronik dans müziği sektöründeki kadın ve LGBTİ+ DJ/prodüktörlerin sesine odaklanmak; toplumsal cinsiyet ve etnik köken temelli ayrımcılığı vurgulamak amacıyla, 2019 yazında çekilen “Underplayed” adlı belgeselden fragman yayınlandı. Belgesel, hikâyeyi Delia Derbyshire ve Suzanne Ciani gibi öncülerden, REZZ, Alison Wonderland, TOKIMONSTA, TYGAPAW, NERVO ve Anna Lunoe gibi güncel isimlere uzatıyor.

Bantmag‘in aktardığına göre, belgesel, “Bu alanda üretimde bulunan ve listelerde ilk sıralara çıkan şarkılar yapan kadınlar, aynı alandaki erkek sanatçıların elde ettiği tanınırlığı elde edemiyor” diyen Yeni Zelandalı sinemacı Stacy Lee’nin ilk uzun metraj çalışması. Yapımcılığını Bud Light Canada, Director X ve Taj Crichlow’un yaptığı belgesel, prömiyerini 19 Eylül’de Toronto Uluslararası Film Festivali’nde yapacak. Gösterimin ardından Kanadalı DJ ve prodüktör REZZ, festival katılımcıları için özel bir performans da sergileyecek.

Değişimi savunan ve ilham veren öncülerin, yeni nesil sanatçıların ve endüstri liderlerinin merceğinden kapsayıcılıkta mevcut durumunun bir portresini sunan Underplayed belgeselinin tanıtımlarında paylaşılan güncel istatistiklerden bazıları şöyle:

2019’da, dünyanın en iyi 100 DJ’i listesinde yalnızca 5 kadın vardı.

Müzik endüstrisindeki teknik ve prodüksiyon içeren pozisyonların yüzde 3’ünden daha azında kadınlar var.

Dünyanın en iyi 150 gece kulübü içerisinde kadın DJ’lerin yer aldığı sahnelerin oranı yüzde 6.

https://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2020/09/14/elektronik-muzik-sektorundeki-ayrimcilik-uzerine-cekilen-belgeselden-fragman-yayinlandi/

Homofobiye dair; okumayabilirsinizi!

Dilipak’ı lince tepki yağıyor! LGBTİ’ciliğe soyunan Gazeteciler Cemiyeti tepkilerin odağında

AK Parti iktidarıyla 18 yıldır süregelen milli iradeyi hazmetmekte büyük zorluk yaşayan ve ‘Basın Özgürlüğü’ adı altında hükümet aleyhine olan her işte yer alan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC), milli ve manevi duruşuyla şer yuvasına adeta çomak sokan yazarımız Abdurrahman Dilipak’ı sudan bir gerekçeyle ihraç etmesi tepki çekmeye devam ediyor.

AK Parti iktidarının en büyük hazımsızlarından olan ve Türkiye’yi her fırsatta yurtdışına şikayet etme ihanetine imza atan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) İstanbul Sözleşmesi’nin tehlikelerine dikkat çektiği yazısından dolayı yazarımız Abdurrahman Dilipak’ı ihraç etmesinin yankıları sürüyor.

Karanlık ilişkileri ifşa ediyoruz

18 yıldır milli iradeyi hazmetmekte büyük zorluk yaşayan ve ‘Basın Özgürlüğü’ adı altında hükümet aleyhine olan her işte yer alan TGC’nin, yazarımız Abdurrahman Dilipak’ı sudan bir gerekçeyle ihraç etmesi tepki çekiyor. Devrim rüyaları gören marjinal bir grubun elinde oyuncak olan TGC’nin sözde Onur Kurulu’nda yer alan isimlerin geçmişi ise mide bulandırıyor. Rahmi Turan’ın ‘cinsel istismar’ üzerine kurulu gazetecilik kariyerleri TGC’nin içinde düştüğü buhranı da ifşa ediyor. Öte yandan; onur kurulunda yer alan diğer isimlerin de CHP ile çok yakın bir ilişki içerisinde olması kafalarda soru işareti doğuruyor.

Kurulun geçmişi rezaletlerle dolu

Sudan bir gerekçeyle yazarımız Abdurrahman Dilipak’ı oy birliğiyle ihraç eden TGC’nin Onur Kurulu’nda yer alan isimler maşeri vicdanı yaralıyor. Sözcü’nün 1. Sayfasında yer alırken, ‘Saraya giden CHP’li’ iddiasının fiyasko çıkması sonrası yazıları iç sayfaya çekilen Rahmi Turan’ın ‘Onur Kurulu’ üyesi olarak görev yaptığı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) tepkilerin odağında. Geçmişinde ‘fuhuş albümü’ niteliğinde gazeteler çıkaran ve olmayan gazetecilik itibarını yalan bir haberle yerle bir eden Rahmi Turan’ın TGC’nin Onur Kurulu’nda yer alması şaşkınlıkla karşılanıyor. TGC’nin sözde onur kurulundaki rezalet bu kadarla da sınırlı kalmıyor. Kendi ifadesiyle ‘müstehcen yayıncılıktan’ ceza alan Turhan Günay da TGC’nin onur kurulunda yer alan isimler arasında başı çekiyor.

Sanırsın ki CHP delegasyonu

Yine onur kısmında yer alan isimlerin birçoğunun CHP ile organik bağ içerisinde olması dikkatlerden kaçmıyor. CHP’nin eski genel başkanı Altan Öymen de onur kurulunun baş köşesinde yer alıyor. CHP’nin pravdası Halk TV’de program sunan Gökmen Karadağ da onur kurulunda yer alıyor. Onur kurulundan ziyade CHP delegasyonu niteliği taşıyan isimler TGC üyesi bütün gazetecileri temsil ediyor. Bu durum da içerisinde muhafazakar kimliğiyle yer alan birçok gazetecinin rahatsızlık duyduğu ve istifayı düşündüğü bildiriliyor.

https://www.yeniakit.com.tr/haber/dilipaki-lince-tepki-yagiyor-lgbticilige-soyunan-gazeteciler-cemiyeti-tepkilerin-odaginda-1385295.html

Sürgünde Toplumsal Cinsiyet

İstanbul'da Suriyeli Kadın ve LGBTİ Mülteciler

Türkiye'deki iltica ve geçici koruma mevzuatı ile uygulamalarına eleştirel bir perspektif ve toplumsal cinsiyet duyarlı bakış açısıyla değerlendiren bu çalışma, İstanbul'da yaşayan Suriyeli kadın ve LGBTI mültecilerin sürgündeki yaşamına odaklanmaktadır. İstanbul'un çeşitli semtlerinde gerçekleştirilen alan çalışması ile Suriyeli kadın ve LGBTİ mültecilerin sürgündeki yaşamlarını etkisi altına alan şiddet ve istismarın hukuksal ve yapısal sebepleri araştırılmaktadır. Çalışmaya eklenen mülakat metinlerinde Suriyeli kadın ve LGBTİ mülteciler, Türkiye'nin geçici koruma mevzuat ve uygulamasından hayatlarına yansıyan fiziki, cinsel ve ekonomik şiddeti kendi sözleriyle dile getirmektedir.

Yazar: Nurcan Özgür Baklacıoglu, Zeynep Kıvılcım

Derin Yayınları

2015

https://1000kitap.com/kitap/surgunde-toplumsal-cinsiyet--237591/incelemeler

Homofobi; Sema Maraşlı: Eşcinslelik pornoyla yayılıyor!

Cinsel Sapkınlıkların Yolu Kapansın

Hep taciz ve tecavüzden şikayet ediyoruz fakat ona giden yolları kapatmaktan kimse bahsetmiyor.

Öncelikle alkol ve uyuşturucu ile daha çok mücadele edilmeli

Şiddet, taciz ve tecavüzlerde failin çoğunlukla alkollü olduğu ya da uyuşturucu almış olduğu yapılan çalışmalarda ortaya çıkan bir gerçek. Geçen yıllarda Yeşilay da açıklamıştı. Şiddetin ilk sebebi alkol diye.

Bu yüzden öncelikle alkol ve uyuşturucu ile daha çok mücadele edilmeli. Hep cezalar konuşuluyor. Fail yapacağını yaptıktan sonra istediğin cezayı ver, mazlum mağdur olduktan sonra. Tabii ağır cezalar da lazım, ama önce cinsel istismarın önünü kapamak ve engel olmak için çaba ve gayret gerekir.

Geçenlerde haberlerde yer alan, çocuğuna el uzatan sapık, uyuşturucu bağımlısıymış. İnsan ayık kafayla öyle bir şey yapamaz zaten. Yine son dönem çıkan çocuklarını öldürüp, kendi intihar eden babalar da alkol almışlar cinayetten önce. İnternette kısa bir araştırmayla görürsünüz sebeplerini fakat bizde haberlerde kişinin baba olması öncelikli olarak vurgulanıyor oysa alkol alarak yapmış olması daha çok vurgulanmalı ki bazı insanlar için caydırıcı olsun. Hem de alkoliklerin ayyaşların suçları bütün erkeklerin ve babaları üzürine yıkılmasın.

Cinsel istismar bitsin, diye güya mücadele eden feministler, alkol yasaklansın taciz ve tecavüz çok azalacak desek alkolü tercih ederler.  Çünkü onlar önce kendilerini düşünürler. Mazlumların sadece kanından beslenirler.

Porno yasaklansın

Kadını cinsel bir meta ve nesne olarak gösteren, ucuzlatan pornoya en çok feministler karşı olmalıyken “Pornomuza dokunmayın” diye yürüyüşler yapıyorlar. Uzmanlar porno izleme yaşının on yaşında başladığını söylüyorlar. Porno izleyen çocukların merak etme ve deneme ihtimalleri çok yüksek. Hani çocuk istismarını düşünenler neredeler! Neden pornoya karşı seslerini duymuyoruz? Ayrıca eşcinsel birliktelikler de pornoyla yayılıyor ve artıyor.

Porno her açıdan büyük bir tehlike.  Bataklıkları kurutmazsanız sivrisineklerden kurtulamazsınız.

Cinsel sapkınlıkların önünü kesilsin

Son yıllarda eşcinsel ilişkilerde patlama var.  Televizyon dizilerinde neredeyse her dizide bir eşcinsel rolü canlandırılıyor. Sinema ayrı bir dert.

Şu sıralar vizyonda olan iğrenç bir kitaptan yapılmış lise öğrencisi 17 yaşındaki gencin yasalara göre çocuğun, evlerinde misafir olan babasının asistanı erkekle yaşadığı cinsel ilişkiyi, aşk diye gençlere ballandıra ballandıra anlatan bir film sinemalarda oynuyor, kimsenin de gıkı çıkmıyor. 17 yaşında madem çocuk sayılıyor neden kimse bu film çocuk istismarı demiyor. Filmin ve kitabının yorumlarını okuyun ve gençlerin geldiği hali görün.

Sabah Gazetesi bu eşcinsel filmi “İtalya’da bir yaz rüyası” başlığıyla eşcinsel ilişki olduğunu hiç belirtmeden normal bir filmmiş gibi verdi ki internetten gördüğüm kadarıyla iğrenç sahneleri var. En Azından Hürriyet Gazetesi “Arzunun o belirsiz nesnesi” başlığıyla filmin 17 yaşında bir öğrencinin eşcinsel ilişkisini anlattığını belirtmiş. Bizden dediğimiz insanlar bizlere eşcinsel filmi normal bir aile filmiymiş havasında sunuyorlar. Ne hale geldik Allahım!

Sapkın ilişkileri anlatan filmler yasaklansın, yasaklamaya gücünüz yetmiyorsa bari reklamı yasak olsun. O filmlere gidip eşcinsel ilişkilere heveslenenlerin veballeri, emin olun yakanızı bırakmayacak milletin vekilleri olarak.

Bu film ile ilgili araştırma yaparken başka bir film daha çıktı karşıma. O da 15 yaşında bir genç kızın kendinden büyük bir kadınla yaşadığı eşcinsel ilişkiyi anlatıyormuş. 2013 yılında sinemalarda oynamış. Feministlerin çoğu lezbiyen zaten, ilişki biçimine seslerini çıkarmamışlardır da kızın yaşının 15 olması da belli ki kimseyi rahatsız etmemiş. Hani 18 yaş altı çocuktu, kızın gönlü olsa da cinsel istismara girerdi. Erken evlenenlere gelince çocuk, sapkın ilişkilere gelince ses yok normal.

Feministler=İkiyüzlüdür diye pankart yaptırın kendinize ikiyüzlü feministler.

Sadece bu filmler değil, daha ne sapkın filmler oynamış. Yine haberim olan biri ile ilgili yazmıştım onun linkini yazının altına ekleyeceğim fakat bu filmlerin Müslüman bir ülkede böyle rahat rahat her sinemada oynamasına bir engel gelmeli. En iyisi tümden yasaklanması fakat yasaklanmıyorsa en azından sinemaya gidip, şöyle bakalım bir filme girelim, deyip normal bir şey zannedip gençlerin girip izlemesine engel olacak bir şeyler yapılmalı. Afişler üzerine bir yazı ya da afiş karartılmış olabilir fakat uyarıcı bir şey olmalı.

Zaten son bir kaç yıldan beri tüm dünya da eşcinsellik sinema sektörü ile hızlı bir şekilde yayılıyor. Geçen sene Oscar ödülü eşcinsel zenci bir gencin hayatını anlatan filme verildi. Bu yıl da aday olan filmlerin içinde lezbiyen ve gay filmleri çokmuş. Bu vesile ile bu filmlerin reklamı yapılıyor. Oscar’a aday olmuş diye gençler merak ediyor, böylelikle ahlaksızlığa kalite getirmeye çalışıyorlar. Bu filmler ülkemizde de oynuyor. 18 yaş sınırına pek çok sinema girişinde dikkat edilmeyince gençlerimiz sapkınlıklara çekilmiş oluyor.

Hükümet yetkililerimiz, milletvekillerimiz uyuyorlar mı? Niye toplumun ahlakını bozan şeyler için mücadele etmiyorlar.

Sapkınlığa engel olmadıkları, bu konuda mücadele etmedikleri için belki de sapkınlar tarafından cinsel istismarla suçlanıyorlar. Hakkın tokatı görmezden geldikleri ahlaksızlardan geliyor belki de.

Benim derdim gençler ve masumların bu belalardan uzak kalması. Yoksa, engel olma imkanı en azından mücadele etme, ses duyurma imkanı olup da sessiz kalanlar, ne halleri varsa görsün, onlar umrumda değil.

Konu ile ilgili daha önce yazdığım yazının linki:

Kaynak: Sema MARAŞLI – çcoukaile.net

http://www.akasyam.com/cinsel-sapkinliklarin-yolu-kapansin-175657/

POLONYA’DA LGBTİ BIREYLERE ARTAN SALDIRILAR KISKACINDA BARIS VE GÜVENLIK GÜNDEMI

Polonya’daki süreci ve barış ve güvenlik gündemi ile ilişkisini anlamak için Kadın Barış İnşacıları Küresel Ağı’ndan (GNWP) Agnieszka-Fal Dutra Santos’un “Haklar Olmadan Barış Olmaz: Polonya’da LGBTQ Bireylere Karşı Ayrımcılık Kadın, Barış ve Güvenlik Gündemi (WPS Gündemi) Yükümlülüklerinin Uygulanmasının Önüne Bariyer Koyuyor” isimli yazısını Begüm Zorlu Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu için Türkçeye çevirdi.

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’nin hedef alınmasına karşı protestolar büyürken bir yandan Polonya’da da benzer bir mobilizasyon yaşanmaktaydı. Polonya hükümetinin İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceğini açıklamasından sonra binlerce protestocu sokaklara dökülmüş, birçok aktivist gözaltına alınmıştı.

London School of Economics (LSE) bünyesindeki Kadın, Barış ve Güvenlik Merkezi’nin blog sayfasında yayınlanan bu yazının orjinaline bu linkten erişebilirsiniz. Yazıda verilen atıfları orijinal linkte bulabilirsiniz.

Polonya’da LGBTİ Bireylere Artan Saldırılar Kıskacında Barış ve Güvenlik Gündemi

Agnieszka-Fal Dutra Santos

Polonya’da LGBTQ haklarının gerilemesi

2020 yılının Haziran ayında, başkanlık seçimlerinin ilk turundan sadece birkaç gün önce, sol görüşlü Polonya medyası genç bir eşcinsel birey olan Michal’ın intihar ettiğini bildirdi. Michal’ın ailesinin homofobiye atfettiği ölüm, münferit bir olay olmak yerine daha derin bir akımın parçası. Varşova Üniversitesi Önyargı Araştırma Merkezi’nin, Homofobi Karşıtı Kampanya (KPH), Lambda Varşova Derneği ve Trans-Fuzja Vakfı ile ortaklaşa yürüttüğü bir araştırmaya göre, Polonya’daki LGBTQ bireylerin yaklaşık% 50’sinin intihar düşünceleri barındırıyor. Bu oran genel nüfus içinde % 1.

LGBTQ bireyler nefret ve şiddet dalgasıyla karşı karşıya kalıyor: 2015-2016 yılları arasında en az % 70’i bir tür şiddetle karşılaştı. Ancak homofobik şiddete maruz kalanların% 4’ten azı bunu polise bildirdi. LGBTQ kişilerin ortalama% 14’ü cinsel şiddete maruz kaldı, bu oran aseksüel ve trans kişiler ve biseksüel kadınlar arasında daha da yüksekti (% 20).

LGBTQ bireylere yönelik şiddet, daha geniş olarak azınlıklara yönelik yetersiz yasal koruma, homofobi ve transfobinin artan kurumsallaşması bağlamında gerçekleşiyor. Polonya İnsan Hakları Komiseri ‘ne göre, heteronormatif olmayan kişilerin kamuoyu tarafından kabulü 2019 yılında azaldı. Bu düşüş, Polonya’da 2015 yılından beri artan, “bazı politikacılar ve medya şahsiyetleri tarafından tekrarlanan ve güçlendirilen” nefret söylemi, homofobik, transfobik retorikteki ve göçmenlere, ırksal, etnik azınlıklara, LGBTQ bireylere yönelik nefret söylemindeki artış ile bağlantılı.

Polonya yasaları bu tür saldırılara karşı yeterli koruma sağlamıyor. İnsan Hakları Komiseri, 2019’da, Polonya içtihat hukukunda LGBTQ kişilerin yasal korunmasının “yavaş ilerleme” kaydettiğini belirtti. Ayrıca, bu ilerleme, son politik ve yasama eğilimleri tarafından tersine çevrilmemişse de, zayıflatıldı.

2019 yılının Haziran ayında, uzun bir yasal mücadelenin ardından, Anayasa Mahkemesi, LGBTQ hakları kuruluşuna hizmet vermeyi reddeden matbaa dükkanı vakasında, hizmet verenlerin “sağlam bir nedeni” olmadan hizmet vermemeyi, ve cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim ve kimliğine dayalı ayrımcılığı yasaklayan Polonya Kabahatler Kanunu’nun 138. maddesini anayasaya aykırı buldu. Buna ek olarak, Polonya belediyeleri, 2019 yılının başından bu yana, kendilerini “cinsiyet ve LGBT ideolojisinden arınmış bölgeler” olarak deklare eden kararları hayata geçirdi. Haziran 2020 itibariyle, Polonya’daki 104 şehir, belediye ve voyvodalık (en büyük idari bölüm) bu tür kararları kabul etti. Böylece, Polonya’nın yaklaşık% 30’unu “LGBT’siz bölge” haline getirdi. Bu kararlar, LGBTQ haklarını geliştirmeyi hedefleyen herhangi bir eyleme karşı çıkmayı vadetti ve yerel konseyleri, ulusal parlamentoyu ve hükümeti “eşcinsel yapıdaki örgütlerin finansmanının kaynaklarını ve yöntemlerini kontrol etmeye” çağırdı.

2020 yılının Temmuz ayında, bu kararlardan ikisi, LGBTQ hakları örgütlerinin yaptığı bir kampanya ve Polonya İnsan Hakları Komiseri’nin müdahalesi sonrasında iptal edildi. Fakat, Polonya Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan “Aile Şartı’nda” da açıkça görüldüğü gibi Polonya’da LGBTQ haklarının korunmasında tehlikeli bir eğilimi temsil ediyorlar. “Aile Şartı” eşcinsel evliliğe, çocukların eşcinsel çiftler tarafından evlat edinilmesine karşı çıkma taahhüdünü içeriyor ve “LGBT ideolojisinin kamu kurumlarında teşvik edilmesini” yasaklıyor.

Polonya’daki homofobi ve transfobi, cinsiyet eşitliğine karşı daha geniş bir hareket bağlamında da konumlandırılabiliyor ve bu da kadın haklarının tehdit altında olduğu bir ortam yaratıyor. Ülkedeki homofobik ve transfobik yasaların çoğalması, kadın hakları ve cinsiyet eşitliğine zarar veren diğer yasal ve politika değişiklikleri ile birlikte gerçekleşti. Bu endişe verici gelişmeler – Polonya’nın kürtaj yasasını (halihazırda Avrupa’daki en muhafazakar yasalar arasında) daha da sıkılaştırma girişimleri, ya da kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve mücadele eden İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı– LGBTQ haklarına karşı kampanya gerçekleştiren aynı aşırı sağ gruplar tarafından yürütüldü.

Homofobinin kurumsallaşması ve Polonya’nın Kadın, Barış ve Güvenlik (WPS) Yükümlülükleri

Polonya’da homofobi ve transfobinin kurumsallaşması Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin uygulanması bağlamında ne ifade ediyor?

Polonya, Kadın, Barış ve Güvenlik ile ilgili, 2018-2021 dönemi için ilk Ulusal Eylem Planını (UEP) 2018’de kabul etti. UEP, bölgedekilerin çoğu gibi, öncelikle kadınların silahlı kuvvetlere katılımına ve Polonya’nın dış politikasına odaklanıyor. Dört ana dayanaktan oluşuyor:

Kadınların çatışmanın önlenmesi ve barışın korunmasına anlamlı katılımı;

Polonya insani yardım ve kalkınma yardımı yoluyla Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin uygulanması;

Çatışmalara bağlı cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet mağdurlarının korunması ve desteklenmesi; ve

Polonya’da ve uluslararası işbirliği yoluyla Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin teşvik edilmesi ve geliştirilmesi.

UEP, LGBTQ topluluğundan veya haklarından doğrudan bahsetmiyor. Öte yandan, UEP’deki ana hedef gruplar –kadınlar ve çatışmalara bağlı cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet mağdurları- lezbiyen, biseksüel ve trans kadınları kapsayabilir. Bununla birlikte, LGBTQ kişilere yönelik nefret söyleminin ve şiddetin artan yaygınlığı, meşrulaştırılması ve kurumsallaşması, dört temelin da anlamlı bir şekilde uygulanmasını engelleyen bir ayrımcılık iklimi yaratmaktadır.

Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin destekçileri ve yürütücüleri arasında, taahhütlerin uygulanmasının daha geniş bir ayrımcılık yapmama ilkesine dayandırılması ihtiyacına dair artan bir kabul var. Başka bir yerde tartıştığım gibi, Kadın, Barış ve Güvenlik hedefleri – hem dış yardım ve politikaya, hem de iç meselelere odaklanan- ancak yapısal cinsiyet eşitsizlikleriyle mücadele edilirse gerçekleştirilebilir. Bu nedenle kararlar, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) tarafından belirlenen daha geniş normatif çerçeve bağlamında yorumlanmalıdır.

CEDAW Komitesi, 28 numaralı Genel Tavsiye Kararında, “kadınların cinsiyet ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığa maruz kalmasının ırk, etnik köken, din ya da inanç, sağlık, sosyal statü, yaş, sınıf, kast ve cinsel yönelim ile cinsel kimlik gibi kadınları etkileyen diğer faktörlerle de ayrılmaz bir şekilde bağlantılı” olduğunu kabul etti ve taraf devletlere “bu tür kesişen ayrımcılık biçimlerini ve bunların ilgili kadınlar üzerindeki olumsuz etkilerini yasal olarak tanımaları ve yasaklamaları” çağrısında bulundu. Bu bağlamda, LGBTQ topluluğuna yönelik ayrımcılığın ele alınması, Kadın, Barış ve Güvenlik gündeminin uygulanması için zorunlu hale gelmiş durumda.

Birinci Dayanak: Katılım

Polonya’nın Ulusal Eylem Planı, kadınların anlamlı katılımını gerçekleştirmek için daha geniş kapsamlı bir ayrımcılık yapmama ilkesinin önemini bir dereceye kadar kabul etmektedir.

Birinci dayanak altındaki hedeflerden biri, “eşit muamele politikalarının (ayrımcılık karşıtı) uygulanmasını amaçlayan bir yasal çerçeve ve uygulamalar” oluşturmak ve uygulamaktır. Bu hedefteki ilerleme, cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri gibi kadınlara karşı diğer ayrımcılık türlerini ele alma yükümlülüğünü içeren “CEDAW’ın uygulanmasında Polonya kurumları tarafından kaydedilen ilerleme” olarak tanımlanmaktadır.

Bunu teyit eden CEDAW Komitesi, Kasım 2014’te Polonya’nın birleşik yedinci ve sekizinci periyodik raporlarına ilişkin Sonuç Gözlemlerinde, “Roman, lezbiyen, biseksüel, transseksüel, interseks ve engelli kadınlara karşı olumsuz klişelere karşı koyma önlemlerinin eğer varsa bile sınırlı etkililiğine” dikkat çekti. Polonya’nın İnsan Hakları Komiseri’nin raporlarının da kanıtladığı gibi, son gelişmeler durumu iyileştirmekten çok daha da kötüleştirdi. Ayrımcılık iklimi, lezbiyen, biseksüel ve trans kadınların barış ve güvenliği içeren karar alma süreçlerine ve Polonya’nın güvenlik güçlerine katılma imkanlarını da, nefret söylemi veya şiddet riski barındırdığı için engelleyebiliyor. Bu, UEP’nin “kadınların çatışmayı önleme ve barışı korumaya anlamlı katılımı” konusundaki ilk dayanağı altındaki temel hedeflerin uygulanmasına mâni oluyor.

İkinci Dayanak: İnsani Yardım ve Kalkınma Yardımı

UEP’nin ikinci dayanağı, Polonya’nın insani yardım ve kalkınma yardımı yoluyla WPS gündemini uygulamayı amaçlamaktadır. Bu, diğer şeylerin yanı sıra, çatışmaya bağlı cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet mağdurlarına yönelik destek ve koruma yoluyla sağlanacaktır.

Çatışma durumlarında, “homofobik önyargının, genellikle erkeklerin cinsel şiddeti hedeflemesinin bir açıklaması olarak gösterildiğinden” ötürü , homofobik politikalar ve uygulamalar, Polonya’nın bu tür şiddeti etkili bir şekilde önleyebilmesini, tepki gösterebilmesini ve böylece UEP’nin ikinci dayanağının gerçekleşmesini engelleyebilir.

Üçüncü Dayanak: Kurtulanları Desteklemek

Ulusal Eylem Planı bir yandan da, “Polonya’ya uluslararası koruma için başvuran çatışmayla bağlantılı cinsel şiddet mağdurlarına destek vermeyi” de amaçlamaktadır.

Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli haklı gerekçelere dayanan adli takibat korkusu, Polonya’da sığınma hakkı elde etmek için yeterli bir temel olabilir. Diğer taraftan, uygulamada “cinsel yönelimlerine ve cinsiyet kimliğine dayalı olarak uluslararası koruma için meşru iddialarda bulunan yabancıların reddedilmesi ve sınır dışı edilmesi” vakaları gerçekleşmiştir. Ayrıca, LGBTQ sığınmacılara karşı şiddeti önleyecek herhangi bir önlem yoktur. Bu nedenle, Polonya’da uluslararası koruma için başvuran, çatışmaya bağlı cinsel şiddetten kurtulan LGBTQ mağdurlarının yeterli destek almaları pek mümkün değildir ve Polonya’da bir kez daha başka ihlallerin hedefi haline gelebilirler.

Dördüncü Dayanak: Uluslararası Dayanışma

Son olarak, UEP ayrıca Polonya’nın “uluslararası forumlarda çatışmayla ilişkili cinsel şiddet eylemlerinde faillerin etkinliğini artırmak ve hesap verebilirliğini artırmak için çabalamasını” taahhüt etmektedir. Polonya’nın söylemi ve uluslararası forumlara katkıları, yükselen kurumsallaşmış homofobi de dahil olmak üzere, ülkedeki siyasi iklimle de renkleniyor. Bu, ülkenin cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetten hesap verebilirliği sağlamaya yönelik etkili bir şekilde çalışma yeteneğini zayıflatıyor. .

Ekim 2019’da, Avrupa Parlamentosu’nun Polonya Üyeleri, Uganda’daki LGBTQ kişilere yönelik baskıları kınayan bir karar üzerinde çekimser kaldı. Karar, Uganda’daki eşcinsel kişilere yönelik ölüm cezası ve çatışmayla bağlantılı cinsel şiddet eylemleri dahil olmak üzere, devletin zorunlu kıldığı zulme odaklanıyordu. Bu endişe verici karar ülkedeki homofobinin Polonya’nın dış politikasına sızdığına ve dolayısıyla onun dış politikasına ve Kadın, Barış, Güvenlik taahhütlerini yerine getirme yeteneğine zarar verdiğine işaret etmektedir.

WPS kararları kapsamındaki yükümlülüklerini etkin bir şekilde yerine getirmek için Polonya, LGBTQ vatandaşlarına etkili koruma sağlamalıdır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1325 sayılı Kararının 20. Yıldönümüne yaklaşırken, WPS topluluğu homofobi ve transfobinin, gündemin uygulanmasındaki etkileri konusunda sessiz kalmamalıdır. Tersine, kadınlar, barış, güvenlik ile ilgili konuşmayı genişletmek için bu fırsatı değerlendirmeliyiz. Bu, “varsayılan cinsiyet temelli olarak iki kategoriyi içeren dar bir odaktan, ikili varsayımı çürüten feminist bir proje olarak cinsiyete daha geniş bir odaklanan bir kategoriye geçmek” anlamına gelir.

Bu aynı zamanda, yerel politikaların – ve özellikle azınlıklara yönelik davranış biçimlerinin – Kadın, Barış, Güvenlik yükümlülükleri üzerinde – Polonya’da ve başka yerlerde – derin bir etkiye sahip olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Barış, savaş yokluğundan daha fazlasıdır – kapsayıcı kurumlar, adalete erişim ve

herkes için güvenlik gerektirir. Çatışmayı önlemek ve Kadın, Barış, Güvenlik gündeminin temel amacı olan cinsiyete duyarlı bir barış için çalışmak, çatışma ve güvensizliğin daha derin, yapısal kaynaklarının ele alınmasını gerekli kılar. Bu, en önemlisi, marjinalleştirme, ayrımcılık ve LGBTQ kişilere yönelik şiddeti içerir.

https://begumzorlu.com/category/lgbtq/

Netflix ve Ryan Murphy Projesi "The Prom", Prömiyer Tarihini Aldı

Broadway müzikalinden uyarlanan film, yıl sonunda yayında olacak.

Bu yıl baloya gitme vakti geldi! Ryan Murphy’nin yakında izleme fırastı bulacağımız ve Netflix için uyarladığı "The Prom" prömiyer tarihini aldı. Duyuru pazar günü sosyal medya üzerinden yapıldı ve The Prom'un 11 Aralık 2020'de prömiyer yapacağı açıklandı. Murphy, Instagram'da Meryl Streep, James Corden, Nicole Kidman ve Kerry Washington gibi yıldızlarla dolu oyuncu kadrosunu vurgulayan göz alıcı bir tabelayla "11 Aralık'ta Netflix sizi bu yıl yapamadığınız The Prom (Balo)'a götürecek" diye yazdı.

“The Prom” aslında 2018'de piyasaya sürülen bir Broadway müzikali. Müzikleri Matthew Sklar ve sözleri Chad Beguelin'in olduğu Jack Viertel'in orijinal konseptine dayanıyor. Müzikal, kız arkadaşını lise balosuna getirmesi yasaklanan lezbiyen bir öğrenciye yardım etmek için muhafazakar bir Indiana kasabasına seyahat eden dört Broadway oyuncusunu konu alıyor.

Gösteri, en iyi müzikal, orijinal müzik ve başrol oyuncusu dahil olmak üzere altı Tony Ödülü'ne aday gösterildi. Murphy, film uyarlamasını yönetti, Bob Martin ve Chad Beguelin senaryoyu yazdı ve yapımcı olarak da görev alıyorlar. Bu proje, Murphy'nin Fox'tan ayrılmasının ardından 2018 yılında imzalanan ve 300 milyon dolara varan bir değere sahip olduğu tahmin edilen Netflix anlaşması kapsamındaki ilk film projesi olacak. Koronavirüs salgını nedeniyle Los Angeles'ta gerçekleşen "The Prom" çekimleri geçici olarak durdurulmuştu ama sektör yeniden açılmaya başladığında çekimler tamamlandı.

Yakın zamanda yayınlanan bir podcast'te Kerry Washington, oyuncu arkadaşları Ariana Debose ve Meryl Streep'i övdü ve "Debose, aynı zamanda Steven Spielberg’in‘ West Side Story filminin Anita'sı olacak ve çok zeki bir oyuncu. O, Hamilton'da da çok iyiydi. Herkesin onu filmde görmesi beni gerçekten heyecanlandırıyor. Meryl Streep ise olağanüstü. O her zaman olağanüstü ama size söylüyorum, "The Prom"da, çekimler sırasında orada olmak heyecan vericiydi. 'O inanılmaz' dedim." sözlerini paylaştı. 

Fatih Altaylı: Küçük bir şey için Erbakan’ı üzmeyelim

Habertürk yazarı Fatih Altaylı, Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan'ın Fransız feminist yazar Simone de Beauvoir'ın erkek olduğunu söylemesini bugünkü köşesine taşıdı.

Necmettin Erbakan'ın oğlu ve Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, Haber Global'de katıldığı Jülide Ateş'le 40 programında Fransız feminist yazar Simone de Beauvoir'ın erkek olduğunu söyledi. Fransız yazar ve filozof Simone de Beauvoir, Erbakan'ın iddia ettiğinin aksine bir kadın. Erbakan bu söylemiyle alay konusu oldu.

Söz konusu olayı Habertürk'teki köşesine taşıyan gazeteci Fatih Altaylı, "Doğrusunu isterseniz, iki üniversitede eğitim almış, doktoralı bir mühendisle birkaç yüz gramlık bir eksiklik yüzünden dalga geçilmesini doğru bulmuyorum." yorumunu yaptı.

Altaylı, bugünkü köşe yazısında şunları kaydetti:

Dün milletin kafası biraz çalışan, az biraz mürekkep yalamış kesiminin en büyük eğlencesi Fatih Erbakan beyefendiydi.

Fatih Bey, bir televizyon programında soruları yanıtlarken İstanbul Sözleşmesi’nin topluma nasıl zarar verdiğini anlatmaya çalıştığı bir anda, dünya üzerinde toplumsal çürüme örnekleri vermeye kalkıştı

Ve sözü nasıl olduysa Fransız yazar, felsefeci Simone de Beauvoir’a getirdi.

Erbakan’a göre Beauvoir ahlaksızlığın sağlam bir örneği idi.

Çarpık ilişkileri vardı.

Ve biseksüel bir erkekti.

İşte zurna burada zırt dedi.

Jean Paul Sartre’la farklı bir aşk yaşayan Beauvoir, lezbiyen ilişkilerini saklamayan bir biseksüeldi doğru ama “erkek” değildi.

Çünkü lezbiyen erkek ancak temel fıkrasında olan bir şeydi.

Gerçek hayatta lezbiyenler kadın olurdu.

Cinsel tercih farklığını ahlaksızlık olarak niteleyenler dışında kimse Simone de Beauvoir’a ahlaksız diyemezdi.

Hırsızlığı, yolsuzluğu, nepotizmi görülmemişti.

Cinsel tercihlerini saklayarak kendisini farklı biri gibi göstermeye de çalışmamıştı.

Üstelik muhafazakar bir annenin kızı olduğu biliniyordu.

Katolik okullarında eğitim almıştı.

Yani cinsel kimliğini saklayarak çok iyi bir Katolik pozu da satabilirdi, kendini ahlak ve edep tanrıçası gibi sunabilirdi.

Bunu yapmamıştı.

Açıktı, netti.

Bu konuda çok dürüsttü.

Ancak tüm bunlara rağmen ben yine de Dr. Fatih Erbakan’la iki gündür dalga geçenlere katılmıyorum.

Diyeceksiniz ki “Niye.”

Şu yüzden.

En azından Simone de Beauvoir diye birini duymuş.

Hiç değilse adını biliyor.

Ve hatta daha ötesi biseksüel olduğu konusunda da bir fikre sahip.

Yani bunlar az uz kültür değil.

Emin olun bu kadarını bilmeyen siyasetçilerin sayısı hiç de az değildir.

“Simone de Beauvoir” desen “Buyur ne dedin” diyecek hayli geniş bir kitle olduğundan eminim.

Doğrusunu isterseniz, iki üniversitede eğitim almış, doktoralı bir mühendisle birkaç yüz gramlık bir eksiklik yüzünden dalga geçilmesini doğru bulmuyorum.

Böyle bir durumda asıl dalga geçilmesi gereken bunca eğitimli bir yurttaşımıza Simone de Beauvoir’ın kadın olduğunu öğretmekten aciz eğitim düzenidir.

 https://www.gercekgundem.com/siyaset/212528/fatih-altayli-kucuk-bir-sey-icin-erbakani-uzmeyelim

13 Eylül 2020 Pazar

Son dakika: Erbakan'ın büyük gafı... Beauvoir’ı ‘adam’ yaptı, ‘TT’ oldu

Milli Görüş hareketinin lideri eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın oğlu, Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, ünlü Fransız yazar ve feminist filozof Simone de Beauvoir için “biseksüel (her iki cinse de eğilimli) bir adam” dedi. Bu ifade kısa sürede Twitter’da TT oldu.

CİNSEL YÖNELİM TEORİSİ

Haber Global kanalında önceki akşam yayınlanan ‘Jülide Ateş’le 40’ programına konuk olan Fatih Erbakan, İstanbul Sözleşmesi ile ilgili konuşurken, “Bu aynı zamanda, 1940’larda Alfred Kinsey denilen zoolog ve doktor bir insanın Rockefeller Vakfı’nın finansmanıyla cinsel yönelim diye bir teorisine dayanıyor” dedi.

BİSEKSÜEL BİR ADAM

Ardından da, “biseksüel bir adam” diyerek ünlü Fransız yazar ve feminist filozof Simone de Beauvoir’ı örnek veren Fatih Erbakan, “Diyor ki, efendim doğuştan getirdiğin cinsiyetin önemi yok” diye konuştu.

GÜNDEME YERLEŞTİ

Erbakan’a kadınlar başta olmak üzere sosyal medya kullanıcılarından gelen tepkilerden bazıları şöyle:

◊ Sağ olsun ülkecek Simon de Beauvoir’ın kadın olduğunu öğrendik.

◊ Kendisi varoluşçu ve feminist bir yazardır. Ama Erbakan haklı olabilir. Tüm dünya kadın diye biliyorken Simone erkek olabilir.

◊ “Simon dö Bovua” hangi adammış bilemedim; ama Simone de Beauvoir dünyaya gelmiş en önemli kadınlardan biri.

https://www.hurriyet.com.tr/gundem/beauvoiri-adam-yapti-tt-oldu-41609415

Amerika Gey Zenci Derneği


Amerika Gey Zenci Derneği (Gay Nigger Association of America), ya da kısaca GNAA, bir İnternet trol grubudur. Slashdot, Wikipedia, CNN ve Barack Obama'nın kampanya web sitesi, komplo teorisyeni Alex Jones ve Blogosfer'in önde gelen üyeleri dahil olmak üzere birçok web sitesini ve İnternet ünlüsünü trollediler. Ayrıca yayınladıkları yazılım ürünleriyle kullanıcıların ekran görüntülerini ve işletim sistemleri hakkında bilgileri sızdırdılar. Ek olarak, bir yazılım deposu ve İnternet yorumlarına ayrılmış viki tabanlı bir site tutuyorlardı. TRAC tarafından aşırı sağ siber terörist örgüt olarak tanımlanıyorlar. [1]

GNAA üyeleri ayrıca gri şapka bilgi güvenliği grubu olarak tanımlanan Goatse Security'yi kurdu. Goatse Security üyeleri Haziran 2010'da, iPad kullanarak mobil veri hizmetine abone olan kişilerin AT&T web sitesinde barındırılan e-posta adreslerini yayınladı. Güvenlik açığı açıklandıktan sonra, GNAA'nın o zamanki başkanı weeb ve GNAA üyesi "JacksonBrown" tutuklandı.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Amerika_Gey_Zenci_Derne%C4%9Fi

Ölü çocukluk

Yılmaz Özdil

İstanbul Sözleşmesi hakkında Akp'yle aynı görüşlere sahip olan Fatih Erbakan'a “İstanbul sözleşmesine neden karşısınız?” diye sordular…

“Toplumsal cinsiyet eşitliği kadına şiddeti engellemiyor, bir tane Fransız felsefeci var, Simone de Beauvoir, biseksüel bir adam, toplumsal cinsiyet teorisini ortaya atanlardan biri” dedi.

Simone de Beauvoir, kadın.

Kafayı lezbiyenliğe biseksüelliğe filan takmışlar ama, İstanbul Sözleşmesi'nin önemine dair zerre fikirleri yok aslında.

Simone de Beauvoir'den haberi bile olmayanlara, feminist etikten varoluşçuluktan, Jean Paul Sartre'dan bahsetmek, elbette beyhude…

Ama, hayatı boyunca tek satır bile Simone de Beauvoir okumayanlara, İstanbul Sözleşmesi'nin neden gerekli olduğunu kavramaları için, hiç olmazsa Duygu Batu okumalarını önerebiliriz.

“Hatırladığım kadarıyla, ben dört beş yaşındayken bile annemle babam çok kavga ederdi.

Babamın annemi tokatladığını, saçlarından tutarak balkona doğru çeke çeke götürdüğünü hâlâ silip atamıyorum.

Çocukken en büyük korkum oyuncağımı kaybetmek filan değildi.

Babamın annemi balkondan atmasından korkardım.

Ama, klasik Türkiye gerçeği işte, çok geçmeden barışırlardı.

Her bayram öncesi yeni giysilerimi giymeyi heyecanla beklerdim, bayram sabahı gelip çattığında heyecanla giyinirdim.

Ama, evde öylece otururduk.

Çoğu zaman annemle babam küs olurlardı.

Çocukluğumu ağırlaştırılmış müebbetle hapsetmişlerdi.

İyi hal indirimi yoktu.

Hafifletici sebep yoktu.

Temyiz hakkım yoktu.

Ölü bir çocukluk vermişlerdi bana.

Bir çocuğun annesi babası kavga ettiğinde, o ev cehennem oluyor.

Hangi çocuk annesi babası boşansın ister ki?

Size tuhaf gelecek ama, ben istiyordum.

Keşke boşansalardı.

Ve, o kara günüm…

Üniversite sınavıma iki gün vardı.

Arkadaşlarımla türbe ziyaretleri yaptık, dua ettik, biraz gezip dolaşıp sohbet ettik, eve dönüyordum, cuma günüydü, otobüs kalabalıktı, trafik yoğundu.

Telefonum çalmaya başladı.

Arayan annemdi.

Yani, telefonumun ekranında öyle yazıyordu.

“Alo anneciğim?” diye açtım.

Arayan annem değildi.

Acil tıp teknisyeniydi!

“Anneniz ağır yaralı, baba tarafından kimseye haber vermeyin, anne tarafından birilerine söyleyin ve hemen buraya gelin” dedi.

Hastaneye çağırıyorlardı.

Neler olduğunu kavramaya çalışırken, ağlıyor ve titriyordum.

Otobüsteki insanlar su verip sakinleştirmeye çalışıyorlardı.

“Otobüsten inip koşşam yetişir miyim acaba” diye düşünüyordum.

Bir telefon daha geldi.

Arayan babamdı.

“Sen ne yaptın!” diye bağırdım.

“Eve gelme” dedi.

“Anneme gideceğim” dedim.

“Gitmeyeceksin” diye bağırdı.

O an benim için ölen aslında, babamdı.

Hastaneye gittim, abim oradaydı.

Sımsıkı sarıldık.

Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

“Öldü mü?” diye sordum.

“Ölmedi” dedi.

Annem yedi kez bıçaklanmıştı.

Kalbine denk gelmişti.

Ciğerleri parçalanmıştı.

Tıpkı annem gibi can çekişiyordum, beklerken.

Onsekiz yaşında olmama üç gün vardı.

Büyümenin en acı halini yaşadım o gece.

Güneş doğdu.

“Umut var” dedim kendi kendime.

Üniversite sınavına girmeli miydim?

Vazgeçmedim.

Girdim sınava.

Gözlerimin önünde annemin hayali…

Yapabildiğim kadar çözdüm soruları.

Hastaneye koştum.

Ertesi gün annemi görmeme izin verdiler, önlük ve eldiven giydirdiler bana, odasına girdim, tanıyamadım!

Vücudu şişmişti.

Çıplaktı ve makinelere bağlıydı.

“Anneciğim ben geldim” dedim.

Duymadı bile, anlamadı.

Gözlerinden yaşlar akıyordu.

Doktor, bilinçdışı dedi.

Acaba gercekten beni duymuyor muydu?

30 gün geçti böyle.

Safrakesesini aldılar.

Böbrekleri iflas etti.

23 Nisan…

“Yadigar Batu'nun yakınları danışmaya!”

Anonsu duyunca abim koştu hemen.

Annemi kaybetmiştik.

Çocuk Bayramı'ydı!

Kendimi bir anda yerde buldum.

Çığlık çığlığa.”


Duygu Batu


İstanbul Sözleşmesi, sadece lezbiyen biseksüel meselesi filan değildir.

Kadın-erkek, ölen-öldüren meselesi bile değildir.

Bence asıl, geride kalan meselesidir.

Kadına şiddeti çocukluğundan itibaren gözünün önünde yaşayan, ömrü boyunca iliklerine kadar hisseden ve Duygu'ları paramparça halde geriye kalanlar meselesidir.

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin hayati önemine kafanız basmıyor.

Duygu'ların hatırına susun bari.

Sözcü Gazetesi

12 Eylül 2020 Cumartesi

Yabancı bir Tanrı’nın sunağındaki kurban

MURAT TÜRKER'DEN

Daha eşcinselliğinin farkına bile varamamış genç insanların dindar çevrelerce evlenmeye zorlanması mutsuz yuvalara ve çarpık bir topluma davetiye çıkarırken…

Aile kurumunun mutlak olarak kutsandığı toplumun bir kesiminde, karşı cinse ilgi duyup duymadığı belirsiz gençlerin âdet yerini bulsun diye evlendirilmesi nasıl bir şeydir?

Korku salan katı din öğretilerine aykırı davranarak evlenmediği takdirde, bir aile, çocuklu bir yuva sahibi olmadığı zaman bir kadını veya bir erkeği nasıl bir istikbal beklemektedir?

Eşcinselliğine dair bazı işaretler alıyor olsa da onları inatla bastırmak, karşı cinse ilgi duyabilmek için dönüşüm terapisi almak, yalan evliliği toplumu ikna etmek için sürdürmek ne kadar faydalı?

Cinselliğin tabu olmayı sürdürdüğü bilhassa dindar çevrelerde gizlice sürdürülen eşcinsellik eşler arasındaki uçurumları derinleştirirken toplumda riyakârlıkla bezenmiş hastalıklı dinamiklere yol açıyor. Zoraki evliliklerde, çifti oluşturan fertlerin birinde en iyi ihtimalle birkaç sene içinde bastırılamayacak hale gelen eşcinsellikle beraber karşı cinsi arzulamadan yaşananların faturası iki taraf için de okkalı biçimde ortaya çıkıyor.      

"Benimle ne olursa olsun evlen (Marry me however)" başlıklı belgesel nikâh kıyılmadan birbirinin elini bile tutmamış çiftlerin içine sürüldüğü mutsuzluk çukurunu kurcalıyor. Din adamlarının otoritesinin sorgulanmadığı cemaatlerde birçok genç erkeğin eşcinselliği bilinse de evlilikte figüranmış gibi muamele gören kadınlardan toplumun onlara layık gördüğü rolü sonuna kadar oynaması bekleniyor. 

Buna karşın lezbiyenliğini rahatça yaşamayı tercih eden bazı kadınlar ise dindarlıklarından feragat etmeden muhafazakâr bir toplumda varolmanın mümkün olduğunu kanıtlıyor.

Filmin yönetmenliğini, yapımcılığını ve senaryo yazarlığını üstlenen Mordechai Vardi belgeselin sinematografisine de katkıda bulunuyor. 2020 İsrail yapımı 63 dakikalık belgesel Docaviv’in bu seneki programında yer aldı.

Sosyolojik, psikolojik, hatta teolojik açılımlarla mevzuya eğilen mütevazı film, meselenin uzmanlarından birinin dediği gibi, kendini “Yabancı bir Tanrı’nın sunağında kurban” gibi hissetmenin ne demek olabileceğini ayrıntısıyla aktarıyor. 

Dindar ve eşcinsel

Filmin başından itibaren yönetmenin, muhafazakâr kesimden gelseler de kahramanlarıyla kurduğu samimi ilişkinin meyvelerini topluyor gibiyiz. Arabada seyahat etmekte olan baba ile 10 yaşlarındaki oğlu tatlı tatlı sohbet etmektedir.

Her ne kadar ebeveynin bir süre önceki ayrılık sürecinde baba mevzuyu oğluna açmış olsa da eşcinsellik süreci kamera karşısında tekrar konu edilir, oğlan sorar:

“Yani bir anda sen homoya mı dönüştün?”

“Hayır, bunu hayatın akışında anlamış oldum…”

Kameraya konuşan genç erkeklerden bir diğeri eşcinselliğini saklamanın ne kadar acı verici bir şey olduğunu, durumu adeta yabancı ve hasmane bir diyarda yaşamakla eşdeğer bulduğunu ifade ediyor.    

Mevzuyu yıllarca bekledikten sonra açık açık konuşmanın kendisi için büyük bir ihtiyacı karşıladığını da belirtiyor.

“Ruhuna yalan söyleyebilirsin, ama bedenine asla!”

Kahramanlarımızdan bir başkası ergenken içinde yeşeren eşcinsel duygulardan yola çıkarak, “Ben bir canavarım, hiçbir şeyi hak etmiyorum, topluma dahil olmaktan men edilmeliyim” diye kendini aşağıladığını, “Ne olduğumu anlarlarsa beni taşlarlar!” cinsinden korkular içinde yaşadığını da hatırlıyor.

Mesele aileye endeksli dindar kesimlerde cinselliğin hiç irdelenmemesi ve eşcinselliğin her fırsatta lanetlenmesinden kaynaklanmaktaydı. Oysa dine sırtını çevirmek istemeyen kahramanlarımızdan biri duygularını şöyle özetliyordu: “Tanrı’yla gerçek bir bağ kurmak istiyordum ve bunu başarabilmek için kendi gerçeğimi yaşamam gerekiyordu”.

Filmde vâkıf olduğumuz üzücü bilgilerden biri ülkedeki dindar cemaatlerde gey intihar yüzdesinin gayet yüksek olduğu. Şimdiye kadar pek kimseye faydası dokunmamış dönüşüm terapilerinde ise belki bıyık altından gülmemize yol açan “Çıplak kadın fotoğraflarının olduğu dergilere bakarak mastürbasyon yap” telkini yeterince fuzuli.

Batı dünyasında yasaklanmış olmasına rağmen Türkiye’de bu tip terapilerin halen uygulandığı doğru mu?

Erkek kadının sahibi değildir!

Filmde ifade edilen acı gerçeklerden bir diğeri de: “Bir izdivaçta iki taraftan sadece birinin cinsel ihtiyacını karşılamak için yapılan seks tecavüzdür!”

Belgeselde en çok lanetlenenler, aile kurumunu koşulsuzca destekleyen haham ve diğer din insanları oluyor: “Mütemadiyen misal olarak ballandıra ballandıra anlatılan evlilikte başarı öykülerini onlara sormak lazım; çiftle beraber yatağa mı girmişler?”

Mutsuz evliliğin kadın vaziyeti: “Din adamları  bana tecavüz ediyor hissine kapıldım!” cümlesiyle ifade ediyor.

Herkes evleniyor diye kendini evlenmek zorunda hisseden bir erkek strese girdiğini, neyi arzuladığını, neyi arzulamadığını kendine sormayı bırakıp kendini dinlemekten vazgeçtiğini belirtiyor:”Yapılması gereken şey evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmaktı”.

Oysa fazlasıyla korunaklı bir ortamda yetişen eşi eşcinselliğin varlığından bile habersizdi; çocukları olduktan sonra kocasının eşcinsellik itirafı onu sarstı, halen de hayatını etkilemeye devam ediyor.       

“Seni seviyordum!”

“Hayatımın aşkıydın!”

“Sana tapıyordum.”

“Seninle ilelebet yaşamak istiyordum.”

Eski eşiyle yan yana otururken kamera karşısında gözyaşları dökerek kalbinin kırıldığını ifade eden samimi kadın, “Bana cinsel çekim duymayan bir erkekle 6 yıl yaşamak korkunç bir şey,” diye devam ediyor.

“Bence haksızlık bu! Din adamlarının gey olduklarını bildikleri erkekleri evlendirmemeleri lazım. Kadının ne hissettiğini, neye ihtiyacı olduğunu inkâr etmek oluyor bu. Adam ön planda, o evlenecek, o çocuk sahibi olacak, oysa sen bir erkek tarafından arzulanmanın ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceksin!

Onur değil, menfur!

Çocuklarına iyi bir anne olması talep edilen, erkeği kabul eden, kucaklayan, onu mutlu eden ve bunu hayatı boyunca sürdürmesi beklenen kadınlarla karşı karşıyayız. Kocasında aradığı ilgiyi, şefkati, sıcaklığı bulamayan eşler “Acaba neyi yanlış yapıyorum?”

“Acaba adam ona dokunmamın onu tiksindirdiğini neden söylüyor?” gibi kuşkularla baş başa kalabiliyor.

Dindar bir kesime eğiliyor olsak da filmde kameralara konuşan cesur kahramanlarımız bir tabuyu usulca yıkmanın mümkün olduğunu kanıtlıyor.

“Tanrı bizi gey veya lezbiyen yarattı ve ben bu yaratıya inanıyordum, fakat kendime, ebeveynime, cemaate ve din insanlarına çok öfkeliydim.” İki çocuğu ve kadın eşiyle mutlu mesut yaşayan lezbiyen kadın bir zamanlar günahları yüzünden asla affedilmeyeceğini düşünürken artık kendini asla suçlu hissetmediğini belirtiyor.

Filmde azınlıkta olsalar da eşcinselliğe hâlâ mesafeli duranlar da var. Lezbiyen kadının konuşmacı olarak katıldığı bir toplantıda kendisine:” Yani şimdi siz eşcinsel arzunun kaide olmasından mı yanasınız?” gibi bir ahret sorusu yöneltilebiliyor.

Sakin bir tempoda ilerleyen dingin belgeselin sonlarına doğru LGBT toplumunun olmazsa olmazlarından Onur Yürüyüşü’nün Kudüs versiyonuna şahit oluyoruz. Yürüyüşü baltalamak üzere megafonu eline almış aşırı dindar genç bir adam haykırıyor:

“Kudüs Sodom değil, onu kirletmeyi bırakın!”

“Kudüs’ü günaha sevketmekten vazgeçin!”

“Bu onur değil, menfur!”

İnsanların cinsel kimliğe indirgenmemesi gerektiğini de duyuyoruz mevzuyu tartışan bilim ve din insanlarının saygın bir toplantısında. Tevrat’ta neyin yapılmaması gerektiği belirtilirken neyin yapılması gerektiği hususundaki boşluklardan bahsediliyor.

Din güdümlü ve tek din etrafında şekillenmiş bir ülke olması ısrarla istenen İsrail’den sağduyusu yüksek, eleştirel enerjisi dozunda ve aynı zamanda çaktırmadan provokatif Benimle ne olursa olsun evlen, aysbergin sanki sadece görünen ucu. Fakat filmin destekçileri arasında dincilerle arası gayet iyi olan Netanyahu liderliğindeki hükümetin Kültür ve Spor Bakanlığının olduğunu belirtmeden de edemeyeceğim.

Belgesel her şeye rağmen, Filistinlilere pek yönelik olmasa da ülkede muhaliflere bazı haklar ve özgürlüklerin tanındığına dair bir ispat daha; darısı… (MT/EMK)

‘Ekranlar eşcinsel doldu’ - Yüksel Aytuğ!un köşe yazısından -

YÜKSEL AYTUĞ

Önce şunu söyleyeyim: Burası özgür bir izleyici platformu. Herkesin görüşünü seslendirmesine izin var. Burada yer verilen görüşlerin tamamı da köşe sahibinin yüzde yüz benimsediği, desteklediği görüşler olmayabilir. Maksat, çok sesliliğe katkıda bulunmak.

Köşemizin daimi destekçilerinden Ramazan Budaklar, eşcinselliğin ekranda giderek daha fazla yer edinmesinden, hatta neredeyse 'dayatılmasından' duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş. İşte görüşleri:

"Yüksel Bey, sizin de bahsettiğiniz FOX'taki seyirciye cinsel saldırının ötesinde televizyon ekranlarından izleyiciye eşcinsel bombardıman yapılıyor. Güldürü programlarında sürekli eşcinsel çağrışımları yapan diyaloglar... Dizilerde aşırı erotik ve oyuncuların fazlaca yakınlaştığı 'Cesur' (!) denilen sahneler... Yarışma programlarında eşcinsel jüri üyeleri ve eşcinsel ya da eşcinsel rolü yapan sunucular... Reklamlarda efemine davranışlar gösteren karakterler... Anlaşılan; Türkiye'yi darbelerle dize getiremeyen, Ecevit hükümeti döneminde ve 15 Temmuz'da askeri ve ekonomik olarak çökertemeyenler, ekranlar ve sosyal medya yolu ile Türk/Müslüman aile yapısını değiştirmeyi, dönüştürmeyi ve zehirlemeyi hedefliyorlar... Kadın ve aileden sorumlu bakanlıklara, RTÜK kurumuna ve genelde hükümete büyük görev düşmektedir. Uyanık olmalıyız her alanda, her anlamda..."

https://www.sabah.com.tr/yazarlar/gunaydin/aytug/2020/09/12/ekranlar-escinsel-doldu


Geçmiş zaman olur ki...

DİVA'DAN O SÖZLERE YANIT GECİKMEDİ!

Türk Sanat Müziği'nin Divası Bülent Ersoy cephesinden de, gazeteci Aytuğ'a yanıt, hiç gecikmeden geldi!

BÜLENT ERSOY: "BU YAZIYI YAZDIRAN KARIN AĞRINIZIN BİR SEBEBİ VAR!"

Sn. Yüksel Aytuğ

Büyük bir öfke ve nefretle kaleme aldığınız yazınızı okudum.

Aslında siz her ne kadar aşağılamak adına şahsımı "magazin gülü" olarak nitelendirmiş olsanız da, ben bundan büyük bir mutluluk duydum zira; "Gül" İslam Alemi'nde Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimizi temsil eder ve terinin gül koktuğunun ibareleri vardır inandığımız rivayetlerde... O sığ bilginize öğretici katkım olsun adına yazdım sadece bunları...

Neyse... Ve şimdi gelelim size bu yazıyı yazdıran karın ağrınızın sebebine...

Yaşınız gereği biraz unutkan olabilirsiniz ama, müsaade ederseniz ben zat-ı alinize hatırlatmak isterim!

Geçmiş yıllarda bir televizyon programına başlayacaktınız, şimdi "magazin gülü" diye ifade ettiğiniz kişi olan bendenizi "programa şeref verirseniz beni mutlu edersiniz Sn. Divam" diye bizatihi kendiniz defalarca; ve müşterek tanıdıklarımızı aracı olarak kullanıp, yine defalarca ricacı olup ve de oldurduğunuzu hatırlatırım size!

Pekiii... "güllü" bir kadın ifadesi kullandığınız beni nasıl oldu da yakın geçmişte yapmış olduğunuz o programa "uğurlu ayağınızla lütfen şeref verin Divam" diye, yalvarma noktalarına gelinceye kadar davette bulunan aramalarınız ve aratmalarınız nedendi? O zaman kalite arayışınız seyahate mi çıkmıştı?

BEN BU YAZINIZI KISKANÇLIK ve KIZGINLIK İLE YAZDIĞINIZI ÇOK İYİ BİLİYORUM!

Ama ben bu yazınızı nasıl bir kıskançlık ve de kızgınlık haleti ruhiyesi ile yazdığınızı çok iyi biliyorum! Çünkü tv programınızın ilk konuğu Olmamda ricacı olan size red cevabı verişimin neticesidir bu yazınız!

Ne büyük bir trajedidir ki bilgisizliğiniz ile bavullarımızın sayısının fazlalığını görgüsüzlükle nitelendirmişsiniz!

O KÖŞEYİ HAK ETMİYORSUNUZ!

Bakın Sn. Aytuğ; 1 ayı içeren, hem de Türkiye hudutları dışında çekilecek bir programın çekimleri esnasında, her sahnesinde ayrı ayrı kıyafetler giyerek ve bunların Her birinin ayrı ayakkabısı, çantası, aksesuarları olduğunu ve televizyonun görsel bir show aktarımı olduğundan dahi bi haber olup, bu yargılarda bulunuşunuz da aslında size ayrılan o köşeyi hak etmediğinizin bir göstergesi ve o köşeye büyük hakaret! Çünkü sığ fikirlisiniz. Yaptığınız işin gereksinimlerini bilmiyorsunuz.

SADECE BANA DEĞİL, TÜRK HALKINA DA HAKARET ETTİNİZ!

Aslında bir gerçek de şu ki; bu yazınızla sadece beni ve yapım şirketimi değil, programı izleyip yorumlar yapan, tüm Türkiye'nin yüzde 90 çoğunluğunu kapsayan beğeni ifadeleri ile sosyal medyayı sallayan, Allah Allah'a kaldıran ve 6,5 saat tt listesinden indirmeyen insanların olumlu görüşlerine de hakaret ettiniz!

Cümlelerimi daha fazla uzatmaya gerek görmüyorum; çünkü benim ağzım çok kıymetli! Umarım bu kalem silahşörü edanızla aynı delikanlılığı Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri önünde de sergilersiniz.

Bülent Ersoy

Oscar bembeyaz olmayacak

Her ödül gibi Oscar ödüllerinin de politik olduğunu düşünüyorum. Oscar ödüllerinde öngörülen değişikliğin temelinde #Oscarsowhite (Oscar Çok Beyaz) hareketi yer alıyor

Oscar ödüllerinde önemli bir değişikliğe gidildi. 2025 yılından itibaren bir filmin en iyi aday film kategorisinde yer alabilmesi için, yeni açıklanan dört koşuldan en az ikisini karşılaması gerekecek. Bunlar şöyle öngörüldü:

Başrol oyuncularından veya önemli yardımcı oyunculardan en az biri, yeterince temsil edilmeyen bir ırksal veya etnik gruptan gelmeli. Ya da film bu toplulukların yaşadığı sorunlara işaret etmeli.

Sahne arkasındaki yönetmenler ya da teknik ekip üyeleri, dezavantajlı gruplardan gelmeli. Bu grupta kadınlar, farklı ırklar, LGBTİ+ bireyler ve engelliler yer almalı.

Ücretli çıraklık, staj ve eğitime yer verilmeli.

Aynı azınlık kuralları pazarlama ve dağıtım ekiplerinde de uygulanmalı.

Bu yeni kurallar ziyadesiyle Amerikan bakış açısıyla yazılmış. Uygulanması, film yapımcılarını, yönetmenleri, senaristleri kısıtlayıcı özelliklere sahip bulunuyor. Bu kurallarla çeşitliliğin sağlanacağını düşünüyorum. Ama bunu kurallarla yapmaya çalışmak, sinemanın ruhuna ne derece uygun bundan pek emin değilim.

https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/seciniz/oscar-bembeyaz-olmayacak-6303704

Dilipak'tan Erdoğan'a açık mektup: 'Siz LGBT’liler hakkında benden daha ağır ithamlarda bulundunuz'

Gerici Yeni Akit yazarı Dilipak, bugünkü köşe yazısında AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yazdığı açık mektubu paylaştı. Dilipak, "81 ilde dava açma kimin fikridir, bu nasıl bir şey bilmiyorum. Bunu hukukla, adaletle açıklamak mümkün değil" dedi.

“AK Parti’nin papatyaları” yazısında İstanbul Sözleşmesi'ni desteklediğini iddia ettiği kişiler için “fahişe” ifadesini kullanan ve AKP Kadın Kolları tarafından 81 ilde hakkında suç duyurusunda bulunulan gerici Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'a açık mektup yazdı. 

Erdoğan'a gönderdiği bilgi notuna geri dönüş yapılmamasını eleştiren Dilipak, "81 ilde dava açma kimin fikridir, bu nasıl bir şey bilmiyorum. Bunu hukukla, adaletle açıklamak mümkün değil. Böyle bir uygulama daha önce kime yapıldı ki, bana da layık görülüyor" dedi.

'SİZ BENDEN DAHA AĞIR İTHAMLARDA BULUNDUNUZ'

Erdoğan'ın LGBTİ+'ler hakkında kendisinden daha ağır sözler kullandığını belirten Dilipak, şunları yazdı:

"Siz Ömerleri çağırmıştınız, ben Ömer gibi davranmaya çalıştım, beni dava edenler bana Ömer’in davrandığı gibi davranmadılar. Siz LGBT’liler hakkında benden daha ağır ithamlarda bulundunuz, ben LGBT yerine o kelimeyi kullandığım için sizin teşkilatınızdaki bazı kimseler tarafından hakaret ve iftiraya uğradım ve alnıma bir kez daha, gazetemize açılan 312 General davasını hatırlatan biçimde 81 kez 'Sanık' etiketi yapıştırıldı" 

https://ilerihaber.org/icerik/12-eylulun-yildonumunde-cumartesi-annelerinin-adalet-arayisi-suruyor-117212.html