GÜLŞEN İŞERİ - CANAN AYDIN
Hayatımıza bir şekilde girip, belki uzaktan izlediğimiz ve bazen filmlerde figüran olarak gördüğümüz toplumun ötekileri. Sokakta şiddete maruz kalan, nefret cinayetlerine kurban giden travestiler. Onlar bu zor hayatı göğüsleseler de yaşadıkları her şey sancılı bir sürecin başlangıcı olmuş. Ama şimdi 4 transseksüelin hayatı bir sinema filmi oluyor. Çekimlerine Tarlabaşı’nda başlanan filmin senaristi Zeynep Özcan ve Emre Yalgın, yönetmenliğini ise yine Emre Yalgın üstlenmiş.
‘Teslimiyet’ filminin çekimlerinde tanıştık Buse Kılıçkaya, Ayta Sözeri, Seyhan Arman ve Didem’le. İlk kez Türkiye’de 4 Transseksüel filmin ana karakterleri. Film özetle, İstanbul’da farklı sınıflar arasındaki iletişimsizliği anlatıyor. Filmde, Tarlabaşı’na taşınan içine kapanık Gökhan’nın (Görkem Arslan) bu semtte değişen yaşamının yan apartmanda yaşayan ve aynı evi paylaşan transseksüeller Hayat (Seyhan Arman) Mavi (Buse Kılıçkaya) Aygül (Ayta Sözeri) ve Sanem (Didem )le olan ilginç ilişkisini anlatıyor.
Biz de Tarlabaşı’na gidip film setinde o havayı soluduk. Herkes heyecanla sarılmıştı filme.Film ne yazık ki Türkiye’den hiçbir destek almamış. Sadece Balkan Fon’dan aldıkları destekle çekiyorlar filmi. Filmin yönetmeni Emre Yalgın önce projeyi anlatıyor bize, “Pembe Hayat derneğini zaten takip ediyorduk. Böyle bir hikâye vardı, derneğe gittim, yazmak istiyorum dedim ve yardım istedim. Zeynep de tiyatro oyunu yönetiyordu dernekte, Pembe Gri diye. Ve biz böyle haftanın belirli günleri onlarla birlikte dernekte zaman geçirdik ve daha yakından tanıdık. Ortaya da 4 transseksüelin hikâyesi çıktı.”Dertleri, beklentileri var elbette. Hem düşük bütçeli iş yapmanın sıkıntısı hem de zor bir konu… Gülüyor Emre: Orada daha fazla idealizmle çalıştık. Başka bir şey yapmaya kalkışsak daha kolay yapardık. Zor olacağını tahmin ediyordum ama tüm kapıların yüzümüze kapanacağını düşünmemiştim“ diyor.
Bir yanıyla da film için Tarlabaşı’nda yaşıyor set ekibi. Geceyi gündüze katıp bir an evvel bitirmek istiyorlar.
Sohbetimiz Tarlabaşı üzerinden gidiyor. “Sosyo-ekonomik durumdan dolayı Tarlabaşı’nı seçiyor Transseksüeller. Bizim de hikâyemiz buradaki hayatlar” diyor.
Senarist Zeynep Özcan, uzun süre Ankara’da kaldığı için Ankara’daki transseksüellerden de söz ediyor.
“Ankara’da Eryaman’da yaşıyorlardı, Eryaman olaylarından sonra da Esat’ta yaşamaya devam ettiler ama İstanbul gibi değil daha hayatın içindeler. İstanbul’da izole edilmişler. Niye herkes gibi her yerde yaşayamıyorlar, çünkü başka yerde yaşama alanı açılmamış.”
Filmin adının neden ‘Teslimiyet’ olduğunu soruyoruz: “Filmde herkes her şeye bir şekilde teslim oluyor” diyor Yönetmen Emre Yalgın. “Koşullar çok zor, yaşam zor, kendinizi korumak için aldığınız kalkanları bir gün indiriyorsunuz ve birine teslim oluyorsunuz…“ Bu kısa sohbetin sonrasında bizi bekleyen filmin kahramanları vardı. Buse Kılıçkaya, Ayta Sözeri ve Seyhan Arman… Ve tabii Hatırla Sevgili’nin Mahir Çayan’ı, hemen sonrasın da Asi adlı televizyon dizisinin Ali karakteri Kanbolat Görkem Arslan. Görkem çekimdeyken biz röportajımıza başlamıştık, Buse Kılıçkaya, Ayta Sözeri ve Seyhan Arman’la. »
*Size bu proje sunulurken özel bir proje olarak mı baktınız?
Ayta Sözeri: Bana gelen bir iş teklifi olarak baktım. Senaryoyu okudum, okuyunca benim için de senaryo özel oldu. Yönetmen ve senaristle tanışmam, diğer oyuncu arkadaşlarımla tanışmam her anlamıyla zaten özeldi.
Buse Kılıçkaya: Çalışmaya girdiğimiz arkadaşlar, insan hakları mücadelesi içinde bulunan arkadaşlardı. Doğal olarak hayatın her alanında dayanışma içinde olduğumuz gibi bu alanda da dayanışmayı sağladık ve bu projede yerimi aldım. Sonuçta ben bir oyuncu değilim, yıllardır aktivistim. Ankara’da Pembe Hayat derneğinde çalışıyorum. Arkadaşlar ın bana biz bu rol için seni düşündük demesiyle başlayan bir süreçti. Ben de onlara inanarak, dayanışmayı bu alana da taşımayı düşündüm.
Seyhan Arman: Filmin senaristi ve Buket karakterindeki oyuncusu Zeynep’le tanışıyorduk, filme danışmanlık yapan arkadaşlarla da görüştük. Çalıştığım tiyatroya geldiler, konuştuk. Senaryoyu görünce de konuyu da beğendim. Okur okumaz da benden istenilen Hayat karakteri mi demiştim ve gerçekten de filmde Hayat karakterini oynuyorum. Senaryo o kadar içten yazılmış ki… »
*‘Teslimiyet’ bir anlamda transseksüelleri anaakım medyanın çizdiği profilin ötesinde daha gerçekci bir hayatın içinde ele alıyor değil mi?
B.K: Son zamanlarda transseksüellerle ilgili nefret suçları ve nefret cinayetleri inanılmaz boyuta geldi. Belki bu film üç- beş yıl sonra gösterilecek bilmiyorum, ama hepimizi öyle bir harekete geçirdi ki… Kısıtlı bir bütçeyle çekilen bu filmin hepimizin üstlendiği bir yanı var, evet, senaryoyu yazan, yöneten kaynağı bulanların rüyasıydı ama biz bu grubun içine girdiğimizde hepimizin rüyası oldu. Ve kendi karakterlerimize yakın olarak yaşamaya başladık. Örneğin, 4-5 kişilik gruplar içinde dahi konuşmaya cesaret edemediğimiz birçok şey vardı, ‘buyrun alan sizindir, kendi sözünüzü kendiniz söyleyin bir şeyler yapın’ denildi. Bizim için çok büyük bir fırsattı. Ama en önemli şey, en son öldürülen Çağla arkadaşımızın kostümleri derneğe bağışlanmasıydı. Bu kostümleri ‘Teslimiyet’ filmindeki ekiple paylaştığımızda çok duygulu anlar yaşandı… Küpesini Ayta taktığında gözyaşlarına boğuldu. Kıyafetini giydiğimizde onun için oynuyor gibi hissettik. Bu yaptığımız nefret cinayetlerine karşı bir duruştu.
*Bu filmle tanıdınız birbirinizi…
A.S: Gazetecilerin bana sorduğu ilk soru ‘siz aktivist misiniz?’ oluyordu… Ben de, ‘hayır, ben yürümem’ falan diyordum. Daha sonra Buse’yle tanışıp konuşmaya başladığımızda fark ettim ki ben de bir şekilde aktivistlik yapıyorum. Medyanın yasak koyduğu yere kadar ben de tırmalayarak bir yerlere gelmeye çalışıyorum. Ben buradayım, ben bu hayatın içindeyim ve yaşıyorum bana alışmalı insanlar. Benim gibi insanların da bu toplum içinde metroyu kullanma hakkı olduğunu, otobüsü kullanma hakkı olduğunu, normal işlerde de olabileceğini kabul etmeli.
*Toplumun bu yargılarını yıkmak için ne yapılabilir, sizler ne yapıyorsunuz?
A.S: Benim yaptığım gibi… Ben metroya biniyorum. Dolmuşa biniyorum. Alışmaları gerekiyor. Yapılması gereken ise insanların bilgilendirilmesi; ‘hayatımız içerisinde böyle insanlarda var’ demek gerekiyor. Biz, sanki başka bir yerden gelmişiz, toprakta yetişmişiz, zararlı bitkilerin arasından seçilmişiz, yabani otlar gibi davranıyorlar.
B.K: Çok fazla beklentimiz yok. Biz insanca yaşamanın koşullarını arıyoruz. Biz biliyoruz ki pek çok yerde ciddi sorunlar da yaşanıyor, ama biz hayatımızdaki sorunları bulunduğumuz yerden dünyayı nasıl değiştireceğimizin umuduna kaptırdık, çünkü eminim ki bu film ilk başta Türkiye’de gösterilmeyecek. Belki Türkiye’de hiç gösterilmeyecek, yasaklanacak. Burhan Kuzu’nun da dediği gibi “Bu, bu yüzyılın sorunu değil” tavrıyla karşılanacağız belki de. Belki, Kültür Bakanı’nın da dediği gibi, “Dünya bir takım absürt dönemlerden geçti” tarzıyla karşılaşacağız. Bizim amacımız evet, söz üretebileceğimiz haklardan yararlanabilmek, bunun mücadelesini veriyor olmak. Yoksa özel bir alan yaratılsın demiyoruz bize, biz gittiğimiz her yerde insani değerler ölçüsünde ayrımcılığa uğramadan, insan hakları ihlali yaşamadan yaşayabileceğimiz ülkenin ütopyasını kuruyoruz.
S.A: Türk halkının eşcinsel ve transseksüellere yaklaşımı belli. Özellikle sahnede olanı alkışlamak, sokaktakini dışlamak gibi…
*Bugüne kadar transseksüelleri çok fazla kamera önünde göremedik. Evet, rol aldılar ama ana ‘cast’ta olamadılar… Ama şimdi filmde başrolde 4 transseksüel var.
S.A: Bundan öncede transseksüel kadınların ana cast’ta olduğu roller yok muydu, vardı ama cesaret edip de yapımcılar, yönetmenler bir transseksüeli oynatmamışlardı. Ayta ve benim bundan bir önceki projemiz Güneşi Gördüm’dü. Ama ana cast’ta yer alan bir transseksüel vardı ve ne yazık ki, her zaman yapıldığı gibi bir erkek oynadı. Neden dediğimizde ise “Aa biz bilmiyorduk oyuncu transseksüellerin olduğunu” dediler. Bahane tabii. Bu film o yüzden önemli, cesaret edip 4 transseksüeli oynattıkları için.
*Toplumun genel yapısına baktığımız zaman, ‘ötekileştirme’ çok kolay yapılabiliyor. Sizin açınızdan öteki olma duygusunu nasıl yaşıyorsunuz?
A.S: Ben ‘Teslimiyet’tin anlattığı gibi belki de daha çok teslim olmuş bir transseksüelim. Ötekileştirme, aktivizim, mücadele etmek... Bunlardan kaçmış, kendi hayatını kuran bir insan olarak yaşmaya başladım. Benim için her şey bireyseldi. Diğer arkadaşlarımla birlikte gideyim, mücadele edeyim gibi değil; belki de bu hayat içinde yaşadığım tecrübeden dolayı bu kadar bireysel yaşadım. Bu filmle Buse’yi tanıdım. Daha önceki çalışmayla Seyhan’ı tandım ve düşüncelerim değişmeye başladı. Ama ben hâlâ siyasi olarak ötekileştirmek, başkalaştırmak terimlerini öğrenmek istemedim.
S.A: Aslında biz kendi içimizde de ötekiyiz. Kendi kendimizle de ötekiyiz. Çünkü bizde bilmiyoruz, yaşayarak öğreniyoruz. İstanbul’a gelip trans geçişimi ilk yapmaya başladığım da sokak çocukları bana laf attığında, taciz de bulunduğunda dönüp, ‘çocuklar bakın bu yaptığınız çok ayıp’ gibi cümleler kuruyordum. Ve sonra dedim ki, hayır ya bunun sonucu bu olmamalı. Çözüm bulamıyorum, çünkü daha kötüsünü yaşıyorum. Trans geçişimi yaptıktan sonra daha çok erkek oldum. Davranışlarımla, konuşma tarzımla, mücadele edişimle kavga etmeyi öğrendim… Bu biraz da toplumun dışlamasıyla alakalı. Öteki olmamız bizim doğmamızla başlıyor. Önce ailemiz içinde ötekiyiz, sokağımızda, mahallemizde, şehrimizde… Bir bakıyorsunuz ki dünyada ötekisiniz… Bunu aşmak için aynada gördüğünüz yansımanıza ötekileşmemeniz lazım. Kendi kendini kabul edip, gerçekten ayakların üzerinden duruyorsan, herkes kabul ediyor. Ama elbette o sürece kadar yaşadığın şeyler çok büyük yara veriyor. Toplumun baskılarından kurtulmak o kadar da kolay değil bizim için,
A.S: Mesela ben travestiliğimi anlatmak istemiyorum. Ben yaptığım işi anlatmak istiyorum. Bir gün cinsiyetimle değil de yaptığım işle konuşulmak istiyorum.
B.K: Öteki olmak Kürt olmak, öteki olmak kadın olmak, öteki olmak sakat olmak, öteki olmak sokak çocuğu olmakla başlayan bir şey. Biz de bunun bir ucundan öteki olmaya başlıyoruz. Mesela, Ahmet Kaya Kürtçe klip yapacağım dediği zaman çatallarla, bıçaklarla o salondan nasıl çıkartıldığını biz çok iyi biliyoruz. Transseksüel filmi yapan insanların nasıl ötekileştirilip, bu filmi çekmek için gösterdikleri çabada da nasıl yalnız bırakıldıklarını biliyoruz. Önemli olan öteki olmayı değil, toplumun bir bireyi olmayı kabul etmenin savaşını vermek diye düşünüyorum. Sadece trans bir birey olduğumuz için ortak bir noktamız oldu, onun için, yan yana durduğumuz bir alanı yaşıyoruz.
*Bu sancılı süreç, herkes için geçerli diyebilir miyiz? Sistemin ötekileştirdiklerini de kapsıyor değil mi?
B.K: Meclisteki parlamentoyu kullanan, söz üreten, birileri nefret cinayetlerine karşı çözüm üretmediği sürece Hrant öldürülmeye, Çağla öldürülmeye, Ahmet Kaya sürgüne, Musa Anter öldürülmeye devam edecek. Herkese bulunduğu yerden bir mağduriyet yaşatılıyor. Trans cinayetleri de sistemin ta kendisidir.
Kanbolat Görkem Arslan: Artık transseksüel arkadaşlarım var
*Projeye dahil olma sürecinizden başlayalım.
-Böyle bir filmden haberdar oldum ve Gökhan karakterini arıyorlardı. Görüşmek istemişler ama bir an için de tereddüt etmişler. Ben de okudum senaryoyu, ‘benim için tamamdır’ dedim. Senaryo çok iyi yazılmıştı ve her şeyden önce alışılagelmiş konuların dışındaydı. Ve bir oyuncunun önüne ender gelebilecek rollerden biriydi benim için. Beraber olmak, o dile ortak olmaya çabalamak… Çok başka bir şey.
*Yıllarca ekranda şiddet unsuru olarak aktardılar, siz şimdi onlarla birlikte aynı filmde saatlerce, gece gündüz çalışıyorsunuz. Şimdi bu ‘öteki’ye nasıl bakıyorsunuz?
-Toplumun birtakım kodlamaları var, o kodlamaların toplamı travesti arkadaşlarımızı ötekileştiriyor. Aslında onları öteki kılan onların varlığı değil, bu toplumun kodlamaları ve bu kodlamaların aktarımı. Biz bu ezberlerimizle yaşıyoruz biraz. Bu böyle denildiği zaman evet diyoruz ve sorgulamıyoruz. Ya da öyleyse neden öyleyi anlamaya çalışmıyoruz. Ben de bu kodlamaların içinde büyüyen biri olarak böyle bir fobim yoktu ama şimdiye kadar trans bir arkadaşım olmamıştı.
*Sorgulatmıştır ama değil mi?
-Kısmen evet. Şimdi trans arkadaşlarım var. »
‘Gökhan’ karakteri zorladı mı peki?
-Şu ana kadar oynadığım karakterlerin bir zemini vardı. ‘Gökhan’ karakteri öyle bir karakter değil. Zeminsiz, içine dönük, hayatta dert ettiği bir şey yok. Olanı, sunulanı olduğu gibi kabul eden, bundan dolayı da Sanem ile ilişkiye giren bir karakter. Ben de dışadönük bir adam olduğumu düşündüğüm için, Gökhan karakterini defalarca kendime sordum, nasıl biridir ne yapar...
*Gökhan’ı bu hayata sürükleyen hayatındaki boşluklar mı?
-Senaryoda gördüğümüz şey bu. Ama Gökhan’ın geçmişini düşündüğümde ve ona bir hikâye yazdığımda çocukluğundan da gelen bir takım bir şeyler olacağını düşünüyorum. Gökhan’da belki böyle bir ilişki yaşamayı, tercihleri bu şekilde ortaya koymayı istemiştir. Hetero bir hayatın dışında yaşamayı belki aklına getirmemiştir ama istemiştir ve dillendirememiştir. Zaten Gökhan ne istediğini dillendiren bir adam değil. Hetero ilişkiler yaşarken trans bir kadınla ilişki yaşama halini çok fazla anlayamadım ama Gökhan’nın karakterinin durağanlığına mı diyeyim, Gökhan’ın karakterindeki boşluğa mı diyeyim, zeminsizliğe mi diyeyim ona verdim.
*Peki, hayatta insanlar neye teslim?
-İnsanın hırslarına teslim olduğunu görüyorum. Herkes kendi kişisel hırslarıyla cebelleştiği için dilimizde bir ortaklık oluşturamıyoruz, söylediğimizin de bir önemi kalmıyor. Hiçbir şey de değiştiremiyoruz, dönüştüremiyoruz.
*Teslimiyet’te Görkem için ne değişti?
-Görkem bir eşik daha geçti.
Gülşen İşeri - Canan Aydın (Birgün Gazetesi)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder