Eşit Haklar için İzleme Derneği’nden LGBTİ+ tepkisi: ” Temel hak ve özgürlükler ihlal ediliyor”
Eşit Haklar için İzleme Derneği LGBTİ+’ların Taksim Mis Sokak’ta gerçekleştirmiş olduğu 19’uncu Onur Yürüyüşü’ne yönelik polis müdahalelisine tepki gösterdi. ” Temel hak ve özgürlükler ihlal ediliyor”
Taksim Mis Sokak’ta gerçekleştirilen 19’uncu Onur Yürüyüşü ’ne katılan LGBTİ+’lara polisin plastik mermi ve biber gazı ile müdahalesine Eşit Haklar için İzleme Derneği’nden tepki geldi.
Derneğin sosyal medya üzerinden yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi.
“Temel hak ve özgürlükler ihlal ediliyor, Onur Haftası eylem ve etkinlikleri, 2015’ten beri sistematik olarak engelleniyor. LGBTİ+ haklarının eşit ve tam olarak teminatı uluslararası insan hakları hukuku uyarınca tüm taraf devletlerin yükümlülüğüdür. #Pride2021¨
"Cinsel özürlü insanların izinsiz yürüyüşüne müdahale ediyoruz" paylaşımı: "Kim bu nefret suçu işleyen polis?"
Onur Yürüyüşü'ne yönelik polis müdahalesi tartışma konusu olmaya devam ederken sosyal medyada polis üniformalı bir kişinin fotoğrafıyla yapılan paylaşım da tepkiye neden oldu.
İstanbul'da dün düzenlenen Onur Yürüyüşü için Taksim'de toplanan LGBTİ+'lara polis müdahale etmiş, çok sayıda kişinin gözaltına alındığı müdahaleler sırasında uygulanan şiddetin görüntüleri büyük tepki almıştı.
Olayların yaşandığı Taksim'e yakın bir noktadan yapılan sosyal medya paylaşımı da dikkatlerden kaçmadı. Instagram hesabından polis üniformalı, 'ottomanpolice' bir Instagram kullanıcısının LGBTİ+'lara dair nefret içerikli bir paylaşımda bulunduğu görüldü.
Paylaşımda "LGBT (cinsel özürlü)= insanların izinsiz gösteri yürüyüşüne müdahale ediyoruz. Güzel ülkemiz yüz karaları utanmadan ONURLUYUZ diyorlar.. Cinsiyetine saygısı olmayanın çevresine veya devletine saygısı olur mu??" ifadeleri kullanılıyor.
CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen de sözkonusu paylaşımı ve hesabın sahibi olduğu iddia edilen polis üniformalı kişinin fotoğrafını Twitter hesabından paylaşarak "Kim bu nefret suçu işleyen ve vatandaşı hedef gösteren polis?" diye sordu.
Antmen, "Onur Yürüyüşüne katılan insanlara (Cinsel Özürlü) diyebilecek kadar gözü dönmüş birine silah verilmesi halka tehdittir. Bir de ismine 'Ottomanpolice' yazmış. Nerenin polisi olduğundan haberi de yok." diye tepki gösterdi.
Diyarbakır Barosu'ndan Onur Haftası kutlaması: Engelleme hukuka aykırı
Diyarbakır Barosu, Onur Haftası eylemlerini engelleyen kararları eleştirdi: " Devlete bir kez daha yükümlülüklerini hatırlatarak onur haftasını kutluyoruz."
Diyarbakır Barosu İnsan Hakları Merkezi LGBTİ+ Hakları Komisyonu yazılı açıklama yaparak Onur Haftası'nı kutladı, devletin engelleyici tutumunu eleştirdi.
Türkçe ve Kürtçe yapılan yazılı açıklamada şöyle dendi:
YASAK GEREKÇELERİ SOYUT: Onur Haftası, Stonewall Ayaklanması'nın yıldönümünde, LGBTİ+ların hak ve özgürlük mücadelesinin sembolü olarak dünya genelinde kutlanmaktadır. Türkiye'de ise çeşitli etkinliklerle kutlanan onur haftası, özellikle 2015 yılından itibaren "kamu düzeni”, “genel ahlak”ve "genel sağlık” gibi soyut gerekçelerle yasaklanmaktadır.
HUKUKA AYKIRI GÖZALTILAR: Onur Yürüyüşleri başta olmak üzere eylem ve etkinliklere katılanlar insanlık dışı muamelelere maruz kalmakta ve darp-baskı uygulanarak hukuka aykırı olarak gözaltına alınmaktadırlar.
DEVLET EŞİTLİĞİ SAĞLAMALI: Anayasanın 10. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 14. maddesi gereği Devlet eşitliğin sağlanması ve ayrımcılığın önlenmesi konusunda pozitif ve negatif yükümlülük altındadır. Onur haftası etkinliklerinin yasaklanması, kapsamlı ayrımcılık karşıtı mevzuatın bulunmaması, nefret suçu faillerinin cezasızlıkla korunması, üst düzey yöneticiler tarafından nefret söyleminde bulunulması ve nefret suçlarıyla etkili mücadele edilmemesi gibi politikalar devletin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığı önleme konusunda Anayasa ve Uluslararası Sözleşmeler gereği yükümlülüklerini yerine getirmediğini göstermektedir.
DEVLET YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİRMELİ: LGBTİ+ hakları insan haklarıdır. Çoğulculuğun ve toplumsal barışın tesisinin, LGBTİ+ların eşit yurttaş olarak kabulünden geçtiğinin bilinciyle eşitlik ilkesinin sağlanması ancak devletin LGBTİ+ların hak ve özgürlüklerini koruma ve ayrımcılığı önleme konusunda yükümlülüklerini yerine getirmesiyle mümkündür. Devlete bir kez daha yükümlülüklerini hatırlatarak onur haftasını kutluyoruz. (HABER MERKEZİ)
LGBTİ+ Üyesi Onur Yürüyüşü'nü Eleştirdi:
Zaten Ötekileştirildiğimiz Dünyada Kürdistan Vardır Sloganı Ne Alaka? "Esefsuyedek" isimli TikTok kullanıcısı, Onur Yürüyüşü sırasında atılan 'Kürdistan vardır' sloganını eleştirdi.
"Esefsuyedek" isimli TikTok kullanıcısı, Onur Yürüyüşü sırasında atılan 'Kürdistan vardır' sloganını eleştirdi. LGBTİ+ üyesi olduğunu dile getiren vatandaş, 'Ben, benden sonraki insanlar için gidiyorum sizin attığınız sloganlara bakın' dedi. İşte o anlar... LGBTİ+ Üyesi Onur Yürüyüşü'nü Eleştirdi: Zaten Ötekileştirildiğimiz Dünyada Kürdistan Vardır Sloganı Ne Alaka?LGBTİ+ Üyesi Onur Yürüyüşü'nü Eleştirdi: Zaten Ötekileştirildiğimiz Dünyada Kürdistan Vardır Sloganı Ne Alaka?
Yürüyüşüne İzin Verilmeyen LGBTİ+ Üyesi Genç: 'Ben Ülkemin Toprağında İnsanca Niye Yürüyemiyorum ya Niye?'
Çok basit ancak cevaplanamayan bir soru; niye? İstanbul'da Onur Yürüyüşü'ne müsaade etmeyen polis ile karşı karşıya gelen LGBTİ+ üyesi genç isyan etti. Ülkemin toprağınca insanca niye yürüyemediğini dile getiren gencin o anları...
CHP'nin, Onur Yürüyüşü'ndeki polis müdahalesiyle ilgili paylaşımına, İçişleri'nden tepki: Şiddetle kınıyoruz
İslam Yakut
CHP, Onur Yürüyüşü'nde gazeteci Bülent Kılıç'a güvenlik güçlerince müdahale edilmesine tepki gösterdi. İçişleri Bakan Yardımcıları Twitter üzerinden CHP'nin açıklamasını eleştirdi. İsmail Çataklı "Asıl biz vatandaşın huzur ve güvenliği için çalışan polisimize 'zorba' diyen zihniyeti şiddetle kınıyoruz" dedi.
İstanbul Valiliği'nin 19. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü'ne izin vermemesinin ardından Taksim'de gerçekleşen yürüyüşe güvenlik güçlerince müdahale edildi.
Cumhuriyet Halk Partisi, yaşananlara Twitter üzerinden tepki gösterdi ve "Türkiye bu zorbalığı hak etmiyor. Kendi yaşam tarzlarının dışında hiç kimseye saygı duymayan, görevinin başındaki gazetecilere, farklı kimliklere bu zulmü reva gören zihniyeti kınıyoruz. Cumhuriyetimizin layık olduğu demokrasiyi hep birlikte inşa edeceğiz" dedi.
CHP'nin açıklamasına ilk tepki İçişleri Bakan Yardımcısı Muhterem İnce'den geldi. İnce, ''Kanuna, hukuka vandallıkla direnenleri değil, kanunu uygulama sorumluluğunu yerine getiren polisimizi zorbalıkla itham eden bu hukuk dışı zihniyeti kınıyoruz" dedi.
İçişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Çataklı da Twitter hesabı üzerinden CHP'yi eleştirdi ve "Asıl biz vatandaşın huzur ve güvenliği için çalışan polisimize “zorba” diyen zihniyeti şiddetle kınıyoruz" ifadelerini kullandı.
İçişleri Bakan Yardımcıları Tayyip Sabri Erdil ve Mehmet Ersoy da CHP'nin tepkisini eleştirdi. Erdil, sosyal medya üzerinden "Maalesef uzun süredir kontrol edemedikleri siyasal öfkeyle, devlete isyan eden ve başkaldıranlara kadar düşen… Ve görevini yapan Polise zorba diyen bu zihniyeti kınıyoruz… Emniyet teşkilatının hedef gösterilmesini de kınıyoruz" dedi.
Ersoy ise "İzinsiz gösteri sırasında polise direnenleri gözaltına almak zorbalık değildir... Esas zorbalık, toplumda iktidara tepki uyandırmak adına, hiçbir sınır tanımadan kurumlarımıza fütursuzca, her türlü yalana sarılarak saldırıp sonrasında özür dileyecek erdemi gösterememektir" ifadelerini kullandı.
İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu: Polisin ‘orantısız güç’ kullanması, polis eliyle topluma verilen mesaj
Onur Yürüyüşü’ne yönelik polis şiddetini değerlendiren İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Otoriterleşmenin giderek artacağı gibi bir göstergeyi bize yansıtıyor. Özel bir çaba var. Polis eliyle mesaj veriliyor” dedi.
İstanbul Valiliği’nin 19. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü yasaklamasının ardından önceki gün Taksim’de gerçekleşen yürüyüşe müdahale eden polisin orantısız şiddeti Türkiye’nin gündemine oturdu.
Fransız haber ajansı AFP’nin foto muhabiri Bülent Kılıç’ı boğazına bastırarak nefessiz bırakan polis, atılan ses bombasına “Çocuklar korkuyor” diye tepki gösteren yurttaşı evinden aşağı indirerek gözaltına aldı. Polisin 46 yurttaşı hakaret edip şiddet uygulayarak gözaltına almasını değerlendiren İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu “Polisin sertleşmesi Türkiye’de otoriterleşmenin giderek artacağı gibi bir göstergeyi bize yansıtıyor. Öyle bir noktaki bu yargı, siyasal stratejilerin parçası olarak kullanılıyor. Bunu sağlayan unsur da zaten polis, Emniyet” ifadelerini kullandı.
‘OTORİTERLEŞME ARTIYOR’
Polisin “orantısız güç” kullanmasını, “polis eliyle topluma verilen mesaj” olarak değerlendiren İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, şunları söyledi: “Özellikle bu alan üzerinden polis eliyle bir mesaj verilmeye çalışıldığına tanık oluyorum. Eğer Türkiye’de toplumsal yapının şekillenmesi bakımından polis bu olaylara müdahale ederse buradan toplumun bir kesimine bazı mesajlar gidebilir. Bir taraftan da polisin sertleşmesi Türkiye’de otoriterleşmenin giderek artacağı gibi bir göstergeyi bize yansıtıyor. Öyle anlıyorum ki sertleşmek bakımından da özel bir çaba içerisindeler. Bunların hiçbirisinin sonuç olarak bir yasaya, bir hükme dayandırılması mümkün değil. Toplantı ve gösteri yürüyüşleri anayasayla belirlenmiş temel bir hak. Bu hakkın kullanımının engellenmesi hiçbir biçimde kabul edilebilecek bir şey değildir.”
Durakoğlu, Gezi Davası’yla başlayan sürecin devam ettirilmeye çalışıldığını belirterek “Gezi Davası toplumun genel olarak toplantı ve gösteri yürüyüşlerine ya da direnç gösterilmesi gereken noktalara varıldığında o tür eylemlere katılmasının engellenmesi amacıyla açılmış bir davaydı. İnsanlara şunu anlatmaya çalışıyorlar, ‘güçlüklerle bir direniş gösterirseniz, direnişin sonucu olarak başınıza bunlar gelecek’ Cumhuriyet gazetesine açılan dava da öyleydi. Sadece orada var olan sanıklara değil, bütün gazetecilere açılmış davadır. Öyle bir nokta ki yargı, siyasal stratejilerin parçası olarak kullanılıyor. Bunu sağlayan unsur da polis ve Emniyet. Emniyet’te hazırlanan fezlekelerle gerçekleşiyor bunlar. O yüzden planlamalar bu yönde gelişiyor ve sertlikler ortaya çıkıyor. Siyasal iktidar otoriterleşiyor ve her olayı kendi içinde otoriterleşmenin kasıtı olarak değerlendiriyor. Onu topluma göstermeye çalışıyor” ifadelerini kullandı.
Bülent’in nefesi, hepimizin nefesi
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, hakkındaki iddialara dair gazetecilerin sorularını yanıtlamak için katıldığı televizyon programında, kendi döneminde Türkiye’ye ilişkin işkence tespiti olmadığını iddia etmiş ve insan hakları örgütleri tarafından raporlarla yalanlanmıştı.
Bu iddiayı yalanlayan görüntülere İstanbul’da önceki gün düzenlenen LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nde yeniden tanıklık ettik. Onlarca kişi gözaltına alınırken, yaşananları görüntülemeye çalışan AFP Muhabiri Bülent Kılıç, yere yatırılıp boğazına basılarak ve ters kelepçe yapılarak gözaltına alındı.
ABD’nin Minneapolis kentinde, 25 Mayıs 2020’de siyah Amerikalı George Floyd’un ölümüne yol açan Eski Polis Memuru Derek Chauvin’in yöntemi bu kez Türkiye’de bir gazeteciye karşı vücut buldu. Bülent, boğazına basılırken ‘Nefes alamıyorum’ diyor. Polis yerde tuttuğu Bülent’in bir yandan boğazına basmaya devam edip diğer yandan ters kelepçe yapmaya çalışırken, çevredeki polisler barikat oluşturarak insanların görüntü almasını engellemeye çalışıyor. Polisler Bülent’i, çevrede bulunanların tepkileri arasında bir süre yerde tuttuktan sonra ters kelepçe yaptıkları kollarından çekerek kaldırıyorlar. Bülent o arada polise, “Seni şikayet edeceğim” diyor. Bu, hem halkın haber alma hakkına, hem de orada görevini yapmak için bulunan gazeteciye açık bir saldırıdır, suçtur. O polislerin mutlaka cezalandırılmaları gerekir. Takipçisi olacağız.
Bülent’in “ölümcül” bir saldırıya maruz kaldığı önceki gün aynı eylemi takip etmek için orada bulunan başka meslektaşlarımız da polis tarafından tartaklanarak engellendi.
Bülent serbest bırakılmasının ardından polisler hakkında şikayette bulundu ve “Ben öldürülmeye çalışıldım, savcılık sadece mala zarardan soruşturma izni veriyor. Benim canıma kastedildi.” dedi.
Bu görüntü Amerika’da, bu eylemi nedeniyle 22 yıl 6 ay hapse mahkum edilen Eski Polis Memuru Derek Chauvin'in yönteminin bir tekrarı olarak yaşanırken, Türk polisinin sayısız benzer uygulaması olduğu biliniyor.
Dönemin bianet.org Muhabiri Beyza Kural, 2015 yılında İstanbul Beyazıt’ta gerçekleşen YÖK protestosunu takip ederken, gazeteci olduğunu söylemesine rağmen polisler tarafından ters kelepçe yapılarak gözaltına almıştı. Meslektaşımız Sevgili Beyza Kural, polisler hakkında suç duyurusunda bulundu. Takipsizlik kararı çıkınca AYM’ye başvurdu ve AYM Kural’ın insan haysiyetiyle bağdaşmayan muameleye maruz kaldığına, ifade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi. AYM’nin, kararın yeniden yargılama için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine hükmetmesi üzerine üç polis hakkında açılan davanın ilk duruşması İstanbul 35. Asliye Ceza Mahkemesinde geçtiğimiz günlerde görüldü.
AYM, Evrensel editörlüğü yaparken Gezi direnişinin yıl dönümünde darbedilen ve yüzüne yakın mesafeden gaz sıkılan, Sevgili Erdal İmrek’in başvurusuyla ilgili de “hak ihlali” kararı vermişti.Gazetemiz Evrensel’in Muhabiri, arkadaşımız Metin Göktepe, 8 Ocak 1996 günü takip ettiği haber sırasında polislerce gözaltına alınmış ve götürüldüğü Eyüp Kapalı Spor Salonu’nda dövülerek katledilmişti. Emniyet Genel Müdürlüğünün, polislerin görüntülerinin alınmasını yasaklayan genelgesinin ardından, polisin ‘Genelge var, özel alanımda beni çekemezsin’ diyerek gazetecileri nasıl zor kullanarak engellediğini de gördük.
https://www.evrensel.net/yazi/88998/bulentin-nefesi-hepimizin-nefesi
CHP’nin Onur Yürüyüşü paylaşımı tepki çekti
İstanbul’da dün gerçekleştirilen Onur Yürüyüşü’nde polisin sert müdahalesi ve AFP foto muhabiri Bülent Kılıç’ın boğazına bastırılarak, ters kelepçeyle gözaltına alınmasına dair CHP Twitter hesabından yapılan paylaşım tepki çekti.
Onur Haftası kapsamında Taksim’de düzenlenmek istenen ve polisin sert müdahalesi ile karşılanan Onur Yürüyüşü’nde sadece LGBTİ+’lar değil yaşananları kayda geçmek isteyen gazeteciler de polisin şiddetine maruz kalmıştı.
Uzunca bir süredir nefret söylemi ve nefret saldırılarının hedefinde olan LGBTİ+’lar iktidarın tüm homofobik saldırılarına rağmen dün sokaktaydı. Yaşananlar sosyal medyadan büyük tepki toplarken Bülent Kılıç da “Can güvenliğimiz yok” açıklamasında bulundu.
Yaşananlara dair Twitter üzerinden paylaşım yapan CHP’nin LGBTİ+’lardan “Farklı kimlik” diye bahsetmesi tepkilere neden olurken, homofobik söylemler de yer buldu.
CHP’nin söz konusu paylaşımı şöyle:
“Türkiye bu zorbalığı hak etmiyor. Kendi yaşam tarzlarının dışında hiç kimseye saygı duymayan, görevinin başındaki gazetecilere, farklı kimliklere bu zulmü reva gören zihniyeti kınıyoruz. Cumhuriyetimizin layık olduğu demokrasiyi hep birlikte inşa edeceğiz…”
Tweet onlarca kişi tarafından tepki yorumları ile paylaşılırken altında de pek çok yorum yer buldu.
https://yaziyor.org/2021/06/27/chpnin-onur-yuruyusu-paylasimi-tepki-
Sosyal medyanın gündemindeki yurttaş konuştu: "Herkes sussun isteniyor"
İstanbul Onur Yürüyüşü sonrası Cihangir’de bir kafede polis tarafından ters kelepçe ile gözaltına alınan Murat Kahya, “Ülke sebepsiz yere tutuklanmış siyasetçiler, gazeteciler ve insan hakkı savunucuları ile doluyken sadece kendi başıma gelenleri konuşmak garip geliyor. Herkes sussun isteniyor” dedi.
19. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü bu yıl da polisin sert müdahalesiyle engellenmek istendi. LGBTİ+ yurttaşlar ve gazetecilerin yanında gözaltına alınanlardan biri de fotoğraf sanatçısı Murat Kahya oldu.
Ters kelepçe ile gözaltına alınma görüntüleri sosyal medyada tepkilere neden olan Kahya, Vatan Emniyeti’nde ifadesinin alınmasının ardından serbest bırakıldı.
"KAFEDE OTURURKEN MASKESİZ OLMAM YANLIŞMIŞ"
“Sadece sokakta bulunmaktan gözaltına işlemine tabi tutuldum” diyen Kahya, yaşananları Cumhuriyet'e şöyle anlattı:
“Yürüyüş sonrasında arkadaşlarımla Cihangir’deki bir kafeye geldik. Onlar oturuyordu ben ayakta duruyordum. Videoda da görülen polis amiri gelerek keyfi olarak ‘eğer kafedeysen sandalyeye otur’ şeklinde komut verdi. Ben de ayakta durmak istediğimi, oturmayacağımı söyledim. Daha sonra ise masadan kalkmamızı isteyince, kalkmayacağımı içkimi içtiğimi belirterek, “Ben bir vatandaş olarak buradan kalkmak zorunda değilim, siz kendi görevinizi yapın’ ifadelerini kullandım.
Videoda görüldüğü şekilde sandalyeyi birden yere vurdu. Sanırım kendisi polis memuru olduğu için karşı tarafın sinmesini bekledi. Sonrasında da masada sosyal mesafeyi ihlal ettiğimizi öne sürerek, ‘bunlara işlem yapın’ komutunu verdi. Kafede otururken maskesiz olmam yanlışmış. Bunları söylerken kendisi maske takmıyordu.
Biz bu şekilde tartışırken memurlar ceza yazmak için benden kimliğimi istedi. Ben de vermeyeceğimi, böyle bir işlem yapamayacaklarını anlatırken videoda görülen sahneler yaşandı."
"SUÇ OLMADIĞI İÇİN SERBEST BIRAKILDIK"
Ters kelepçe yapılarak gözaltına alındığını anlatan Kahya sözlerini şöyle sürdürdü:
"Çok saçma bir şekilde ters kelepçe yapılarak otobüse bindirildim. Bir süre sonra kelepçem çözüldü. Ben ve gözaltına alınan diğer kişiler Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne götürüldükten sonra Vatan Emniyeti’ne giderek ifade verdik. İfadeden sonra da zaten ortada bir suç olmadığı için serbest bırakıldık.”
Ülke sebepsiz yere tutuklanış siyasetçiler, gazeteciler ve insan hakkı savunucuları ile doluyken sadece kendi başıma gelenleri konuşmak garip geliyor. Herkes sussun isteniyor. Benim yaşadığım şey de bunun bir parçası. Hatta çok küçük bir parçasıyım. Bu yürüyüşe katıldım çünkü ben toplumdaki herkesin, din, dil, ırk ayrımı olmadan barış içerisinde yaşamasını istiyorum.”
İHD: LGBTİ+’ların ifade ve gösteri özgürlüğü ihlalinin, işkencenin karşısındayız
İnsan Hakları Merkezi, LGBTİ+ Onur Yürüşü’ne yapılan müdahale ile ilgili açıklama yayımladı: “İfade, toplanma, gösteri ve örgütlenme özgürlüğünün ihlalinin ve işkencenin karşısındayız.”
İnsan Hakları Merkezi (İHD) Kadın Komisyonu, LGBTİ+ Onur Yürüşü’ne yapılan müdahale ile ilgili açıklama yayımladı.
İHD tarafından yapılan açıklamada, “İstanbul Onur Yürüyüşü ve LGBTİ+’ların barışçıl gösterilerine karşı ifade, toplanma, gösteri ve örgütlenme özgürlüğünün ihlalinin ve işkencenin karşısındayız” denildi.
Açıklamanın tamamı şöyle:
“19. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü için Taksim’de toplanan kitleye İstanbul Valiliği ve Beyoğlu Kaymakamlığı’nın engeli üzerine “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olan 26 Haziran’da polis saldırısı düzenlendi. Plastik mermi kullanan polis, aralarında LGBTİ+ Onur Haftası gönüllüleri ve Gazeteci Bülent Kılıç dahil olmak üzere 40’tan fazla kişiyi darbetmiş ve işkence ile gözaltına almıştır. Bir kişinin yüzü yaralanmış ve yaralı şekilde gözaltına alınmıştır. Evlerinden itiraz edenleri dahi tehdit eden, gözaltı yapılmasını isteyen polis Mis Sokak’ta bulunan mekanları da zorla kapattırmıştır.
Gerek ulusal gerekse uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınmış olan toplanma ve gösteri hakkı, demokratik bir toplumun en temel haklarından biri olmasına rağmen; itiraz eden, muhalif olan tüm kesimlere keyfi gerekçelerle yasaklanmıştır. Bu hakkı kullanan kişi ve topluluklara karşı kolluk, görev ve yetkisini aşarak işkence, kötü muamele yasağını aşan uygulamalarına devam etmektedir. Bütün bu işkence ve kötü muameleler; yapılan tüm başvuru ve itirazlara rağmen cezasızlıkla sonuçlandırılmakta, işkence ile kötü muamele bir kural haline gelmektedir.
"LGBTİ+'LAR SOKAĞA ÇIKARAK HAK ARAMAYA DEVAM EDİYOR"
İHD Dokümantasyon Birimi’nin verilerine göre, 2020 yılında toplumsal gösterilerde güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu en az 2980 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmıştır. TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin verilerine göre 2020 yılında kolluk güçlerinin toplanma ve gösteri özgürlüğü kapsamında yapılan barışçıl eylem ve etkinliklere müdahalesi sonucu en az 2014 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kalmış, 65 kişi ise yaralanmıştır.
Onur Yürüyüşü ilk olarak 1993 yılında İstiklal Caddesi’nde yapılmak istenmiş ancak engellenerek çok sayıda insan gözaltına alınmıştır. 2003 yılında yine İstiklal Caddesi'nde yapılan Onur Yürüyüşü, her yıl daha kalabalık kitle ile yapılmaya devam edilmiş ve 2013 ile 2014 yılında on binlerce kişinin katıldığı bir etkinliğe dönüşmüştür. Ancak, kazanılmış olan bu hak 2015 yılında İstanbul Valiliği’nin hukuk dışı gerekçeleriyle ihlal edilmiştir. O tarihten bu yana, bu yasakta ısrar edilerek, yasal ve meşru olan bu hak ortadan zor yoluyla kaldırılmaya çalışılmaktadır. Ancak tüm yasaklamalara rağmen LGBTİ+lar sokağa çıkarak hak aramaya devam ediyorlar.
LGBTİ+ları ve kadınları şiddet ve ayrımcılıktan korumak amacıyla için imzalanmış olan İstanbul Sözleşmesi’nin bir gecede kaldırıldığı açıklanmış ve insanlar şiddete açık hale getirilmiştir. Ancak LGBTİ+lar ve kadınlar için İstanbul Sözleşmesi’nin iptali yok hükmündedir. Şiddete, ayrımcılığa, yasaklara, yok saymaya, nefrete karşı hep birlikte ve bir arada durmaya devam edeceğimizi ilan ediyoruz.
İstanbul Onur Yürüyüşü ve LGBTİ+’ların barışçıl gösterilerine karşı ifade, toplanma, gösteri ve örgütlenme özgürlüğünün ihlalinin ve işkencenin karşısındayız. Barışçıl toplantı ve gösteri bir haktır, yasaklanamaz. İşkence ve kötü muamele yasağını ihlal eden tüm görevliler hakkında soruşturma açılmasını talep ediyor ve devleti imza attığı uluslararası sözleşmelere uymaya çağırıyoruz.
LGBTİ+ haklarının insan hakları olduğunu hatırlatıyor, LGBTİ+ Onur Haftası’nı kutluyoruz.” (HABER MERKEZİ)
CHP’li vekilden Soylu’ya: Nefret suçu işleyip vatandaşı hedef gösteren polis kim?
CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya polis olduğu anlaşılan bir kişinin Onur Yürüyüşü’ne katılanları hedef alan sosyal medya paylaşımını göstererek “Kim bu nefret suçu işleyen ve vatandaşı hedef gösteren polis” diye sordu.
Polis, İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde dün düzenlenen LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne müdahale etmiş; 20’den fazla kişi gözaltına alınmıştı.
Ertesi gün sosyal medyada, polis olduğu anlaşılan bir kişinin yürüyüşe katılanları hedef gösteren Instagram paylaşımı tepki çekti. Paylaşımda LGBTİ+ bireyler ‘cinsel özürlü’ olarak nitelendirildi.
Bunun üzerine Twitter paylaşımında İçişleri bakanını etiketleyen CHP’li Antmen, şunları kaydetti: “Onur Yürüyüşüne katılan insanlara (cinsel özürlü) diyebilecek kadar gözü dönmüş birine silah verilmesi halka tehdittir. Bir de ismine ‘ottomanpolice’ yazmış. Nerenin polisi olduğundan haberi de yok.”
BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nden kınama
BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Cumartesi günü İstanbul'daki ''Onur yürüyüşü''ne yönelik polis müdahalesini kınadı.
Örgütün resmi Twitter hesabından #Turkey #LGBTİ ve @free_equal ilişkilendirmeleriyle yapılan paylaşımda, şu ifadeler yer aldı:
''Cumartesi günü İstanbul'da barışçıl #LGBTİ yürüyüşüne katılanlara polisin gereksiz ve aşırı güç kullanmasını kınıyoruz. Türkiye'yi cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılığı ve şiddeti sona erdirmek için acil önlemler almaya çağırıyoruz.''
https://www.omedyam.com/bm-insan-haklari-yuksek-komiserliginden-kinama-132175/
Yılmaz Özdil: LGBTİ gibi onurunuz olsa keşke!
Sözcü yazarı Yılmaz Özdil, geçen cumartesi ( 26 Haziran 2021) polisin müdahalede bulunduğu, pek çok kişinin zor kullanılarak gözaltına alındığı Taksim’deki 19. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü hatırlattığı bugünkü yazısında, “LGBTİ gibi onurunuz olsa keşke!” dedi.
Özdil, “Küresel karaparacılarda, uyuşturucu tacirlerinde, ithal mafyada, karanlık oligarklarda herhangi bir suç izine rastlamıyorlar… Onur yürüşünü ‘anayasal düzene aykırı’ buluyorlar. Milleti soyanlar, içişleri bakanıyla poz verenler elini kolunu sallaya sallaya yurtdışına kaçıyor, kripto paracı kaçıyor, karaparacı kaçıyor… Aman ha onur yürüyüşündekiler gözümüzden kaçmasın diye İstiklal Caddesi'nin giriş çıkışlarını kapatıyorlar, bariyerler örüyorlar. Kokainciye güzergah, mafyaya vatandaşlık, karaparacıya itibar, siyasetçiye çantayla para veriliyor, pezevenk baştacı yapılıyor, pezevenk… Onur yürüyüşüne ‘ahlaka aykırı’ denilerek, polis ordusuyla saldırılıyor, kelepçe takılıyor, dövülüyor” diye yazdı.
https://t24.com.tr/haber/yilmaz-ozdil-lgbti-gibi-onurunuz-olsa-keske,962336
ABD'den Türkiye'ye Onur Yürüyüşü tepkisi: LGBTQİ+ bireyler dahil özgürlüklere saygı duyulmalı
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Price, "Türk yetkilileri, LGBTQİ+ bireyler de dahil olmak üzere herkesin temel özgürlüklerine saygı duymaya çağırıyoruz" dedi.
DUVAR - ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, polisin İstanbul'da Onur Haftası kapsamında yürüyüş yapan LGBTİ+'lara saldırmasının ardından yaptığı Twitter paylaşımında, "Son zamanlarda İstanbul'da ifade ve barışçıl toplanma özgürlüklerinin engellenmesinden endişe duyuyoruz" dedi.
We are concerned by the recent prevention of the exercise of freedoms of expression and peaceful assembly in Istanbul. We remain committed to promoting human rights and call on Turkish authorities to respect fundamental freedoms for all, including LGBTQI+ persons.
Price, "İnsan haklarını geliştirme konusunda kararlıyız ve Türk yetkilileri, LGBTQİ+ bireyler de dahil olmak üzere herkesin temel özgürlüklerine saygı duymaya çağırıyoruz" ifadelerini kullandı. (DIŞ HABERLER)
LGBT'lerin eylemi ve polis
Önceki gün Eskişehir’de LGBT bireyler (Eşcinsel ve lezbiyenler) Yalanman Adası’nda toplanıp yürüyüş yapacaklardı…
……….
Akşam saat 18.00’de gazeteden çıkıp, İsmet İnönü Caddesi’ne geldiğimizde polislerle karşılaştık. 5 tane kızı gözaltına alıyorlardı…
…………..
Kızlar ‘Ya bizi nereye götürüyorsunuz? Biz bir şey yapmadık’ diyorlardı. Biri ağlamaya başladı. Polis onları gözaltına alıp, bir araca bindirdi…
…………..
Biz o anda fotoğraf çekerken polisin biri ‘Niye çekiyorsun?’ dedi. Gazeteci olduğumuzu söyleyince bir şey demedi…
……..
Öte yandan Adalar karışmış. Polis onlarca kişiyi gözaltına almış…
……….
Bu arada bir polis amiri gazetecilere ‘Gözaltı diye yazmayın’ demiş…
…….
Ama bizimkiler buna itiraz etmiş…
………….
Öyle ya, gözaltına almıyorlar da…
……
Emniyet’e kahve içmeye mi götürülüyorlar…
………
Aslında polise de kızmamak lazım…
……….
Zira onlar da emir kulu…
…….
İçişleri bakanlığının ya da Valiliğin emrini uyguluyorlar…
………
Yürüyüşe çok sayıda kişinin gelmesi ise ilginç…
………….
Zira Eskişehir’de bu kadar eşcinsel ve lezbiyen olduğunu sanmıyoruz…
………….
Büyük ihtimalle diğer illerden de gelenler olmuş…
………
Peki, polis karışmasaydı, bu kişiler yürüyüş yapsaydı…
…………..
Ne olurdu?
…………….
Toplumun ahlakı mı bozulurdu?
……….
Bizce bir şey olmazdı…
……………
Belki birkaç kişi tepki gösterirdi…
…………
Birçok kişi ise güler geçerdi…
……….
Bunun adına da ‘hoşgörü’ derlerdi…
https://sakaryagazetesi.com.tr/yazarlar/hakki-saglam/lgbt-lerin-eylemi-ve-polis/10060/
Taksim’de yürüyemeyen gay ikili CHP sahip çıktı
İstanbul Taksim’de düzenlenmek istenen LGBT yürüyüşü, Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından müsaade verilmediği içi olaylara neden oldu.
İstanbul Taksim’de düzenlenmek istenen LGBT yürüyüşü, Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından müsaade verilmediği içi olaylara neden oldu. Güvenlik güçleri ile yürüyüş yapmak isteyenler vakit zaman karşı karşıya geldi. Vakit zaman yaşanan gerginlikler nedeniyle polis birtakım bireyleri gözaltına aldı.
GAY ÇİFT POLİSLE KARŞI KARŞIYA
Yürüyüş yapmak için Taksim’e giden gay bir çiftin manzaraları de toplumsal medyada deverana girdi.
İmgelerdeki gay çift, polislere “Açılın geçelim. Ben ülkemde niçin yürüyemiyorum.” diye sordu. Akabinde el ele tutuşan gay çift, “Sadece bu mu? Bunun için mi?” diye bağırdı.
CHP: CİNSEL YÖNELİMİ NE OLURSA OLSUN…
İmajlarla ilgili CHP’den de açıklama geldi.
CHP Küme Başkanvekili Özgür Özel, Twitter hesabı üzerinden gay çiftin imgelerine paylaştı.
CHP’li Özel, “Haksız mı? İnancı, mezhebi, cinsel yönelimi ne olursa olsun niçin yürüyemiyor? Niçin? Bu ülkeyi ondan çok oburlarının yapan ne? Kendi memleketinde niçin yürüyemiyor? Niçin?” diye sordu.
https://ibbhaber.istanbul/hbr/taksimde-yuruyemeyen-gay-ikili-chp-sahip-cikti/
Basın Örgütlerinden Polis Şiddetine Karşı Eylem: Gazetecilik Boğulamaz
AFP foto muhabiri Bülent Kılıç’a “Onur yürüyüşü” sırasında polisin sert müdahalesi 15 gazetecilik örgütünün Ankara, İstanbul ve İzmir'de düzenledikleri eş zamanlı eylemlerle kınandı.
Gazeteciler fotoğraf makinalarını yere bırakarak gazetecilere yönelik şiddeti protesto ettiler.
Medya Dayanışma Grubu'nda yer alan Avrupa Gazeteciler Birliği (AEJ) Türkiye Temsilciliği, Basın Konseyi, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Dicle Fırat Gazeteciler Derneği, Diplomasi Muhabirleri Derneği, DİSK Basın-İş, Ekonomi Muhabirleri Derneği, Gazeteciler Cemiyeti, Haber-Sen, İzmir Gazeteciler Cemiyeti, Parlamento Muhabirleri Derneği, Samsun Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Foto Muhabirleri Derneği, Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Türkiye Haber Kameramanları Derneği, AFP foto muhabiri Bülent Kılıç’a İstanbul’da polisin sert müdahalesini kınamak için Ankara, İstanbul ve İzmir valilikleri önünde eylem yaptı.
Ankara Valiliği önünde basın örgütlerinin eylem yapmasına polis izin vermedi. Gazeteciler açıklamalarını valiliğin hemen yanındaki 1979'da suikast sonucu öldürülen gazeteci Abdi İpekçi Parkı’ndaki anıt önünde gerçekleştirdi. Gazeteci örgütleri "Nefes alamıyoruz, gazetecilik boğulamaz" pankartı önünde ortak açıklama yaptı. Basın örgütleri adına ortak açıklamayı TGS Ankara Şube Başkanı Esra Koçak Mayda okudu. Gazeteci örgütlerinin ortak açıklaması şöyle:
"Protesto hakkı fiilen yasaklanmış durumda"
"Anayasa ile güvence altına alınan protesto hakkı fiilen yasaklanmış durumda. Geçim sıkıntısı yaşayan, haksızca işten atılan, mahallesine, ormanına, denizine sahip çıkmak isteyen, kimliklerine saldırılmasına karşı çıkan insanlar polis ve jandarma şiddetine uğruyor, seslerini duyuramıyor. İşte hakkını aramak için sokağa çıkan bu yurttaşları haberleştirmek gazetecinin kamusal görevidir.
Ancak meslektaşlarımız toplum adına görevlerini yürütürken ağır şiddetle karşı karşıya kalıyor. İçişleri Bakanlığı'nın gösteriler sırasında polislerin görüntülerinin alınamayacağına yönelik yasadışı genelgesinin ardından, bu şiddet çok daha tehlikeli bir hâl almış durumda."
"Nefessiz bıraktıkları yalnız meslektaşımız değil, halkın haber alma hakkıdır"
"26 Haziran Cumartesi günü LGBTİ+ bireylerin ve onlara destek veren yurttaşların düzenlemek istediği onur yürüyüşüne müdahale eden güvenlik görevlileri, uygulanan şiddeti kayda almak isteyen AFP Fotomuhabiri Bülent Kılıç’ı yere yatırıp boyuna bastırarak nefessiz bırakmak istedi. Güçlükle 'Nefes alamıyorum' diyebilen Bülent Kılıç ölümden döndü.
Amerika’da bir polis tarafından aynı yöntemle öldürülen George Floyd’un görüntüleri tüm dünyada infial yaratmışken, ülkemizdeki güvenlik güçlerinin bunu örnek alırcasına şiddet uygulaması hepimizi derinden endişelendirmektedir. Aynı gün başka meslektaşlarımızın da işlerini yapmaları engellendi. Darp edilen, taciz edilen, çektikleri görüntüleri silmek zorunda bırakılan meslektaşlarımız oldu.
Kolluk güçleri bu kanun tanımaz uygulamaları ile halkın gerçekleri öğrenme hakkını engellemektedir. Nefessiz bıraktıkları yalnız meslektaşımız değil, halkın haber alma hakkıdır."
"Gazetecilere şiddet uygulanmasını kanıksamayacağız"
"Bu şiddet dalgasının amacı medya çalışanlarını bezdirmek ve görevini yapmaktan uzak tutmak ise, bu amaca ulaşmanın mümkün olmadığını bir kez daha, gür bir sesle haykırıyoruz.
Gazetecilik suç değildir ve bizler gazetecilik yapmaya devam edeceğiz. Gazetecilere şiddet uygulanmasını kanıksamayacağız, asla kabul etmeyeceğiz!
Bu insanlık dışı yöntemlerde ısrar etmeyi düşünen memurları da uyarıyoruz: Cezasızlık zırhına güvenmeyin! Size bu kanunsuz emri verenlerle birlikte mutlaka yargılanırsınız!
Gazeteciliği boğmanıza izin vermeyeceğiz!"
Gazeteciler eylemin ardından fotoğraf makinalarını yere bırakarak gazetecilere yönelik şiddeti protesto etti.
Ne Olmuştu?
Polis, Cumartesi günü İstanbul'da düzenlenmek istenen LGBTİ+ Onur Yürüyüşü'nde Fransız haber ajansı AFP'nin foto muhabiri Bülent Kılıç'ı boğazına basarak gözaltına alınmıştı. Kılıç, "Nefes alamıyorum" diye bağırmıştı. Yaşananların ardından toplumsal olaylarda polisin basın mensuplarına yönelik sergilediği sert müdahaleler de gündeme gelmişti.
Erkan Baş'tan Erdoğan'a sert sözler
Meclis’te düzenlediği basın toplantısında Türkiye gündemine ilişkin değerlendirmelerde bulunan TİP Genel Başkanı Erkan Baş, polislerin İstanbul’da düzenlenen Onur Yürüyüşü’nde yurttaşlara yönelik saldırılarına ilişkin tepkisini dile getirdi.
Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş, TBMM’de haftalık basın toplantısı düzenledi. Baş, konuşmasında Türkiye gündemine ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu.
Basın toplantısının başında bu yıl da yasaklanarak hedef gösterilen 19. İstanbul Onur Yürüyüşü'nde LGBTİ+’lara ve yürüyüşe katılan yurttaşlara polislerin saldırmasına ilişkin konuşan Baş, “Bu hafta ne yazık ki temel hak ve özgürlüklerini kullanmak isteyen yurttaşlarımıza dönük şiddet ve zorbalığın belirlediği bir gündemle karşı karşıyayız. Cumartesi günü İstanbul Taksim’de her yıl geleneksel olarak düzenlenen Onur Yürüyüşü için toplanan LGBTİ+ yurttaşlara onlarla dayanışmak için orada bulunan avukatlara, yürüyüşü haberleştirmek isteyen gazetecilere, orada bulunan milletvekillerine hatta o sırada İstiklal Caddesi’nden geçen konuyla hiç ilgisi olmayan yurttaşlara, Cihangir’de kafede oturanlara, evinden olaylara ilişkin ses çıkartmaya çalışan yurttaşlarımıza kadar herkese şiddet uygulandığına tanık olduk” dedi.
Konuşmasında AKP iktidarının Türkiye’yi bir polis devletine dönüştürmek istediğini vurgulayan Erkan Baş, şunları kaydetti:
“Bu polis şiddetinin önemli karelerinden bir tanesi bir emniyet görevlisinin ‘Ağzını açanı alırım’ sözleriyle kamuoyuna yansıdı. ‘Artık bunlar sıkça karşılaştığımız görüntüler ve alışmak gerekir’ denildiğini maalesef duyuyoruz. Tam da bu nedenle açık ve net olarak ‘Hayır, biz bu görüntülere alışmayacağız’ diyerek bu haftaki basın toplantımıza başlamış olalım. Adalet ve Kalkınma Partisi, halkı korkutmak, sokağa çıkan, sesini çıkartmak isteyen, bu iktidara teslim olmayan tüm toplumsal kesimleri baskı altına almak, sindirmek ve korkutmak için Türkiye’yi bir polis devletine dönüştürmek istiyor. Biz bunu kabul etmeyeceğimizi ifade ediyoruz. Herhangi bir yurttaşımıza polis tarafından vurulmuş tek bir fiske olsa bile bunun takipçisi olacağız. Özellikle cumartesi günü Türkiye’de bile alıştırılmaya çalışılanın çok ötesine geçen bir polis şiddetiyle karşı karşıya olduğumuzu ve bunun arkasında iktidarın LGBTİ+’lara yönelik açıkça ayrımcı politikalarının vücut bulmuş haliyle karşı karşıya olduğumuzu da ifade etmek istiyorum."
‘SARAY İKTİDARI KAYBETME TEHLİKESİNİ GÖRDÜKÇE ŞİDDETE BAŞVURUYOR’
Baş, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
“Anlaşıldı ki Saray, iktidarı kaybetme tehlikesini hissettikçe toplumun direngen kesimlerine yoğun bir şiddet uygulama pratiğini hayata geçiriyor. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinde bunu gördük. Ülkenin an itibarıyla en büyük muhalefet gücü olan kadınların neredeyse her eyleminde benzer polis şiddetiyle karşı karşıyayız. Derelerine, dağına, taşına, toprağına sahip çıkan köylülerin üzerine gaz sıkıldığı hafızalarımızda. Türkiye’nin neresinde hakkı için, emeği için direnen işçiler varsa bunların karşısına polisin ve jandarmanın dikildiği sayısız örneği biliyoruz.
Cumartesi yaşanan saldırı vesilesiyle hiçbir tartışmaya gerek görmeden açık ve net olarak ifade etmek istiyoruz. LGBTİ+ hakları insan haklarıdır. Hiç kimse ama hiç kimse cinsiyeti, cinsel yönelimi, dini, dili, ırkı nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulamaz. Cumartesi günü onuruyla yürümek isteyen bir LGBTİ+ yurttaşımızın isyanı hepimize kılavuz olmalı. Şöyle diyor; ‘Hepimiz aynı ülkede yaşamıyor muyuz? Aynı okullara gitmiyor muyuz? Aynı iş yerinde çalışmıyor muyuz? Peki neden ülkemin sokaklarında yürüyemiyorum?’ Tam da bu nedenle eşit yurttaşlık mücadelesinde LGBTİ+’larla yan yana duracağımızı bir kez daha ifade ediyoruz. “
‘İKTİDAR GAZETECİLERİ SUSTURMAK İSTİYOR’
Erkan Baş, AFP Foto Muhabiri Bülent Kılıç’ın İstanbul Taksim'de düzenlenen 19. Onur Yürüyüşü’nü takip ederken polis tarafından boğazına bastırılarak gözaltına alındığını hatırlatırken, “Tam anlamıyla cinayete teşebbüstür bu. Gözü dönmüşlüktür” dedi.
TİP Genel Başkanı şu ifadeleri kullandı:
“Cumartesi günkü polis saldırısının bir de gazetecilere dönük bir yanı da vardı.
Görevi toplumsal olayları takip etmek olan bir gazeteciyi, Foto Muhabiri Bülent Kılıç’ı, tıpkı Amerikalı George Floyd cinayetinde olduğu gibi, polislerin yere yatırıp ters kelepçe yaparken boğazına bastırarak nefessiz bırakmaya çalıştığını gördük. Tam anlamıyla cinayete teşebbüstür bu. Gözü dönmüşlüktür. Basının üzerinde kurulmak istenen baskının, sansürün yansımasıdır. Bu iktidar işçilerin, işsizlerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, ezilenlerin, sömürülenlerin sesini çıkarmasını istemiyor, seslerini çıkarmaya çalışanların sesinin duyulmasını istemiyor. Bunun için halkın gerçekleri öğrenme hakkını engellemek, gazetecileri de susturmak istiyor.
‘BU MEMLEKETİN ONURLU BASIN EMEKÇİLERİ VAR’
Zannediyorlar ki baskıyla, şiddetle bütün gazetecileri yola getirebilecekler, kendi yandaş basın organlarında yer alanlar gibi iktidarın maşası olacaklar, mafyaya kuryelik, kirli ilişkilerine arabuluculuk edecekler, gerçekleri manipüle edip yalan söyleyecekler.
Bu memleketin onurlu basın emekçileri var, meslek etiğine sıkı sıkıya bağlı gazetecileri var. Siz basının nefesini böyle kesemezsiniz. Bugün, bu yaşananları protesto etmek için basın emekçileri İstanbul Valiliği önünde bir araya geliyor. Bizler de onların yanındayız, her zaman dayanışma içinde olacağız.
‘İKTİDARIN İKİ YÜZLÜLÜĞÜ APAÇIK ORTADA’
Bu yaşanan şiddet olayı iktidarın iki yüzlülüğünü de apaçık ortaya sermektedir. Hatırlayacaksınız, George Floyd öldürüldüğünde, onun ‘nefes alamıyorum’ çığlığı tüm dünyayı ayağa kaldırdığında, iktidar mensupları da ‘duyarlılık yarışı’ndan geri kalmamak için sözde üzüntülerini, dayanışma duygularını iletmişti.
Bu kadar duyarlıysanız, söylediklerinizde dürüstseniz, polis şiddetine bu kadar karşıysanız hadi hemen açığa alın o polis memurlarını. Görevi kötüye kullanmaktan, şiddet uygulamaktan haklarında dava açın. Onlara ‘ağzını açanı alın’ diye emir veren, evinin balkonundan ‘içeride çocuk uyuyor’ diye seslenen babayı evinden yaka paça gözaltına aldıran amirler hakkında soruşturma başlatın. Hadi yapın da görelim duyarlılığınızı.”
‘KİMSE BİZDEN KADINLAR ÖLDÜRÜLÜRKEN SESSİZ KALMAMIZI BEKLEMESİN’
Erkan Baş basın toplantısının devamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kararıyla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesine sayılı gün kaldığını hatırlatırken, Cumhurbaşkanlığının TİP’in açtığı davaya verdiği cevaba ilişkin de konuştu.
Baş şunları kaydetti:
“Eşit yurttaşlık diyoruz, yaşam hakkı diyoruz. Burada iktidarın en büyük saldırılarından birinin de cumhurbaşkanının bir gece yarısı kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması olduğunu biliyoruz.
Kadınlar aylardır sokaklarda, meydanlarda, bulundukları her yerde ‘İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz’ diyerek mücadelelerini sürdürüyorlar. Bu kapsamda biz de TİP olarak parti avukatlarımızla birlikte Danıştay’a yürütmenin durdurulması yönünde dava açmıştık. Buradan daha önce de dile getirmiştik, Danıştay süreci geciktirmeye yönelik davranıyor, cumhurbaşkanlığının savunmasını bekliyordu.
Sonunda o savunma yanıtı geldi. Deniyor ki; ‘Cumhurbaşkanlığı kanun gereği tek yetkiliymiş, onun kararnamesiyle her şey yapılabilirmiş.’ Bir de deniyor ki; ‘Bu mesele Türkiye İşçi Partisi’ni ilgilendirmez. Siyasi parti bir şahıs değildir, kendisi sözleşmenin kaldırılmasından etkilenmez.’
Bakın, bu bizim aklımızla alay eder gibi bir cevaptır. Bir siyasi parti neden vardır? Bizler neden siyaset yapıyoruz? Onlar gibi koltuk sevdasıyla, bir yerlerde köşe kapmak için mi siyaset yapıyoruz?
Hayır. Biz tüm yurttaşlar eşit, özgür, adil, barış ve huzur içinde yaşayabilsinler diye siyaset yapıyoruz. Yurttaşların yarısının yaşamını doğrudan ilgilendiren bir konu bir siyasi partiyi, Türkiye İşçi Partisi’ni nasıl ilgilendirmez? Tüzel kişilik diye dava açma hakkı nasıl olmaz? Kimse bizden kadınlar öldürülür, işçiler sömürülür, doğa katledilirken sessiz kalmamızı beklemesin.
‘DANIŞTAY DAHA NEYİ BEKLİYOR?’
Bakın, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararının yürürlüğe gireceği 1 Temmuz’a sadece iki gün kaldı. İki gün sonra kadınların yaşam güvencesi olan sözleşme artık geçerli olmayacak. Danıştay yürütmeyi durdurmak için daha neyi bekliyor?
Kadınların canına mal olacak bu kararı geri döndürmemek için daha neyi bekliyor? Bu Danıştay üyeleri yürütmeyi durdurmadıkları takdirde bundan sonra şiddete uğrayacak, öldürülecek her kadından sorumlu olacaklarını bilmiyorlar mı?
Bunun yüküyle yaşayabileceklerini mi sanıyorlar? Saray’ın tepesindeki o tek adama mı güveniyorlar? O tek adam devrilecek. Onu koltuğundan indireceğiz. O gün geldiğinde sizlere de hesap sorulmayacak mı zannediyorsunuz?
En temel insan haklarını güvence altına alan İstanbul Sözleşmesi’ni iptal kararına yol verdiğiniz için sizi yargının önüne çıkarmayacak mıyız zannediyorsunuz? Bakın demedi demeyin. Danıştay’a sesleniyorum. Yürütmeyi derhal durdurun. Kadınların kaybedecek yaşamları olmadığı gibi, tek bir günleri dahi yok. Hemen şimdi, yürütmeyi durdurun.
İstanbul Sözleşmesi kadınların uzun yıllar süren mücadelesinin sonunda kazanıldı. Öyle tek bir adamın keyfine göre bu sözleşmeden vazgeçecekleri yok. Kadınların ataerkiye, şiddete, ayrımcılığa, sömürüye karşı mücadelesi bitmedi, bitmeyecek. 1 Temmuz’da saat 19.00’da Taksim Tünel’de kadınlar İstanbul Sözleşmesi Bizim demek için bir araya gelecek. Türkiye İşçi Partili kadın yoldaşlarımız da tüm kadınları 1 Temmuz’da seslerini yükseltmeye, İstanbul Sözleşmesi’nde inat etmeye çağırıyor.”
‘BU KONUŞAN TAHSİLAT MAFYASI MI?’
Erkan Baş, konuşmasında ayrıca Erdoğan’ın Kanal İstanbul Projesi ilişkin muhalefete “O parayı sizden söke söke alırlar” diyerek seslenmesine de değinirken, “Bu konuşan bir cumhurbaşkanı mı bir tahsilat mafyası mı, ülkenin menfaatini korumakla yükümlü birisi mi yoksa bir sömürge valisi mi?” dedi.
Baş şu ifadeleri kullandı:
“Burada defalarca söz ettiğimiz, iktidarın akıl almaz işlerinden biri daha yine gündemimizde. Çılgın değil katil proje olan Kanal İstanbul Projesi.
Geçtiğimiz cumartesi günü AKP Genel Başkanı Erdoğan, kanalın üzerine yapılacak köprülerden birinin temel atma törenine katıldı. Bu temel aslında Kuzey Marmara Otoyolu’na ait bir bağlantı yolu için atılıyor. Bir şov yapıyorlar ama şovları bile yalan üzerine kurulu.
Henüz ortada kanal yok ki üzerine köprüsü yapılsın. Hayali kanala hayali köprü yapıyorlar. ‘Haziran’da temel attık’ yalanını uygulayabilmek için böyle bir tören düzenliyorlar. Bakın değerli yurttaşlar, Marmara Denizi gözlerimizin önünde ölüyor, müsilaj Ege’ye kadar ulaşmış durumda, büyük İstanbul depremi her an olabilir.
Gözü dönmüş iktidar bu dertlere çözüm üreteceği yerde hâlâ kanal diyor, hala yıkım projeleri üretiyor. Aslında dertleri kanal falan da değil. Parayla yatıp parayla kalktıkları için bu kanal projesi de aslında Saray için bir rant projesi, bir emlak projesi. Tabii dertleri sadece para olunca doğayı katletmeye de hazırlar, yaşam alanlarını yok etmeye de hazırlar, ülkenin onurunu ayaklar altına almaya da hazırlar.
Temel atma töreninde, Kanal İstanbul için şirketlere ödeme yapmayacağını ilan eden muhalefete ne dedi Erdoğan? ‘O parayı sizden söke söke alırlar.’ Bu konuşan bir cumhurbaşkanı mı bir tahsilat mafyası mı, ülkenin menfaatini korumakla yükümlü birisi mi yoksa bir sömürge valisi mi? Utanç verici sözler bunlar. Halkın, doğanın yararına olmayan hiçbir iş için beş kuruş para ödemeyeceğiz. Bugüne kadar bu projelerin peşkeş çekildiği şirketlere el koyacağız, halka ait olan her şeyin üzerine çökenlerden de hesap soracağız.”
‘SARAY EMEKÇİNİN EMEĞİNE GÖZ DİKMEYE DEVAM EDİYOR’
Basın toplantısının son bölümünde Türkiye’nin dört bir yanında işçi direnişleri olduğunu belirten Erkan Baş konuşmasını şu sözlerle sonlandırdı:
“Bütün bunlar yaşanırken Saray Rejimi ülke kaynaklarını talan etmeye ve emekçinin emeğine göz dikmeye devam ediyor. Bugünlerde Makine Kimya Endüstrisi'nin şirketleştirilmesi ve nihayetinde özelleştirilmesi taslağı meclis gündeminde.
AKP yıllardır özelleştirme adı altında kılıfına uydurulmuş hırsızlığına devam ediyor ancak bu sefer işçi hakkı yemekte çıtayı daha önce çıkarmadıkları bir seviyeye çıkarıyorlar. Meclise gelen teklifle MKE emekçilerine yalnızca kamu hukukuna tabi olmaktan doğan haklarından feragat değil, aynı zamanda sürgün de dayatılıyor.
Biz yıllardır AKP'nin ülke kaynaklarını sermayedar ortaklarına peşkeş çekmesine şahit oluyoruz ama şunu bilsinler; ne Kırıkkale’deki emekçi kardeşlerimizin emeğinin ne de bu ülkenin tek kuruşunun peşini hesabını sormadan bırakmayacağız. Yıllarca alın teri döküp biriktirdiği emeğini yok sayıp sürgüne mahkûm kıldığınız emekçi kardeşlerimizle dayanışacak, sizi oturduğunuz koltuklardan onlarla omuz omuza indireceğiz.
Bu talan düzeninin son ürünü olan MKE özelleştirilmesinin Saray Rejimi’nin ortaklarına bir başka kıyağından başka bir şey olmadığını tüm yurttaşlarımızla paylaşmak isterim.
Bu emek gaspına, bu yıkım planına karşı direnen MKE emekçilerinin yanındayız. LGBTİ+’lar, Kadınlar, emekçiler ve doğanın yanında mafya iktidarına ayrımcılığa şiddete karşı binlerce koldan ses çıkarmamız lazım. Çalınan haklar, sorulacak hesaplar dağ gibi…
Ama başaracağız çünkü biz alın teriyle yaşayan ve ne halt çevirdikleri bilen kararlı milyonlarız. İnsanca yaşamda inat ediyoruz ve kazanacağız. Halkımızı birlikte siyaset yapmaya, sözümüzü büyütmeye çağırıyorum.
Bugünlerde siyaset bazı yurttaşlarımıza siyaset zor ve bunaltıcı gelebilir, çünkü mafyayla, satılmış medyayla kollukla uğraşıyoruz. Ama bugünleri birlikte atlatıp, zorluklara birlikte omuzlarsak, bu ülkeyi liyakatle, adaletle, dürüstçe yeniden kurarken her şeye değecek. O günler için bugün direnmemiz gerekiyor ve emin olun, seyirci kalmanın yükü mücadeleninkinden ağırdır.”
https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erkan-bastan-erdogana-sert-sozler-1848344
Oya Ersoy; Onur Haftası yürüyüşünde LGBT+’lara ve kadınlara yönelik şiddet uygulayan polis ve şefleri derhal görevden alınmalıdır!
Değerli Basın Emekçileri; İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, Onur Haftası yürüyüşünde LGBT+’lara ve kadınlara yönelik polisin sert müdahalesini meclis gündemine taşıdı.
Oya Ersoy; Onur Haftası yürüyüşünde LGBT+’lara ve kadınlara yönelik şiddet uygulayan polis ve şefleri derhal görevden alınmalıdır!
Onur Haftasında yaşananlar, açıklamış olduğunuz İnsan Hakları Eylem Planı’nın “kişi özgürlüğü ve güvenliğine ilişkin” düzenlemeleriyle uyuşmakta mıdır?
Ersoy, 26 Haziran Cumartesi günü, Onur Yürüyüşü için Taksim'de bir araya gelen kadın ve LGBTİ+'lara polisin sert müdahalelerde bulunduğunu söyledi.
Taksim’de “Onur Haftası” kapsamında yapılacak açıklamanın engellenmesi İnsan Hakları ve Anayasa’ya aykırıdır!
Anayasa’nın 34. Madde‘sinde “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme
hakkına sahiptir” ilkesini hatırlatan Ersoy, bu hakkın güvenlik güçleri tarafından ihlal edilerek anayasal haklarını kullanan kitleye polisin sert bir biçimde saldırdığını, 35 kişinin gözaltına alındığını ve onlarca kişiye de şiddet uygulandığını ifade etti.
Polis amiri başta olmak üzere, İstanbul Taksim ve Cihangir’de yurttaşlara şiddet uygulayan polisler hakkında soruşturma derhal başlatılmalıdır!
Ersoy, güvenlik güçlerinin orantısız ve özellikle bazı polis amirlerinin hem “Onur Yürüyüşü” ne katılmak isteyen yurttaşlara, hem de evinde, çevredeki kafelerde oturan yurttaşlara keyfi olarak şiddet uygulama talimatı verdiğine dair görüntülerin sosyal medyada ve basına yansıdığını, bu nedenle de polis şeflerinin derhal görevden alınması gerektiğini söyledi.
AFP muhabiri Bülent Kılıç’a şiddet uygulayan Polis amiri hala görevde midir?
Ersoy, o gün yaşanan polis şiddetinin kitlelere yönelik kasten yapıldığını ve Taksim’deki “Onur Yürüyüşü”nü haber yapmak için alanda bulunan AFP muhabiri Bülent Kılıç’ın, polisler tarafından yere yatırılarak darp edildiğini, fotoğraf makinesinin kırılarak, ters kelepçe ile gözaltına alındığını söyledi.
Ersoy, “İnsan haklarına aykırı, tamamen keyfi olarak Polisler, Kılıç’ı darp ederek gözaltına alıp görevini yapmasını engellemekle de kalmamış, yere yatırdıkları Kılıç’ın boğazına dizleriyle basarak nefes almasını da engellemişlerdir” dedi.
Sokaklarda Polis terörü yaşanmıştır!
Ersoy, yaşananların bununla da kalmadığını “bir polis amirinin, “ağzını açanı alıyorsunuz” talimatı vererek, bir kafeye girip yurttaşların sandalyelerine tekme attığını, sandalyeyi yere vurma şeklinde agresif davranışlarda bulunduğunu, itiraz eden bir yurttaşı ise gözaltına alın talimatı vererek onlarca polisin, yurttaşa şiddet uygulayarak zorla gözaltına aldığını söyledi.
Polis şefleri başta LGBT+lar olmak üzere tüm yurttaşlara sokakta, cafe de hatta evlerinden gözaltı yaparak şiddet uygulamıştır!
Ersoy, yine aynı amirin, atılan ses bombaları üzerine evinin balkonundan evde çocuk uyuyor, "Ses bombası kullanmayın, çocuklar korkuyor" diye uyaran yurttaşa "Ne bombası lan yavşak, gel buraya" diye hakaret ederek bağırdığını ve "Gidin evinden alın" talimatı vermesi üzerine yurttaşın çocuklarının yanında zorla evinden gözaltına alınarak, Vatan Emniyet Müdürlüğüne götürüldüğünü söyledi.
Ersoy, “Onur Yürüyüşü”ne katılmak için Taksim’e gelen yurttaşlar öğleden sonradan itibaren şiddete maruz kalmış, gözaltına alınmıştır. Basın açıklaması okuyan LGBT+ bir bireyin üzerine hışımla koşan bir polis, nefretle okumakta olduğu metni yırtmış, konuşmasını şiddet uygulayarak susturmuştur. Polislerin şiddet uygulayarak gözaltına aldığı bir kadının, sıktıkları kolundan aşı olduğunu uyarmasına rağmen özellikle şiddeti artırdığı görüntülere yansımıştır” dedi.
LGBT+’lara yönelik şiddet örgütlenmektedir!
Son olarak Ersoy, “bu yaşananlarda gösteriyor ki, İstanbul Sözleşmesinden çekilme kararının ardından ülkemizde kadınlara, LGBT+lara ve çocuklara yönelik şiddet, istismar ve cinayet sayılarındaki artış su götürmez bir gerçektir. Kadın cinayetleri ve LGBT+’lara uygulanan kıyım politikası, örgütlü ve siyasi bir tutumun sonucu yaşanmaktadır. Bu ülkede herkesin istediği gibi yaşaması, giyinmesi ve söz söylemesi hakkı iktidarların elinde olmayıp Anayasa’da güvence altına alınmalıdır” dedi.
Alman sanatçı Cumhuriyet'e konuştu: "Korktum ama yalnız değildim"
19. Onur Haftası Komistesi'nden Ceren Kalay, “Biz de bu ülkenin vatandaşıyız. Hak adalet ve eşitlik istiyoruz. Ve ayrımcılığa ne kadar çok uğradığımızı insanların görmesini istiyoruz” derken, yürüyüşte polis barikatı önünde yürüyüşüyle dikakt çeken Alman müzisyen Liana Georgi ise, “Korktum ama ben yalnız değildim, bir sürü kişiydik. Ve dedim ki hayır, yürüyüyoruz! Umut ve aşk var” diye konuştu.
Alman şarkıcı ve söz yazarı Liana Georgi, yürüyüşe damga vuran isimlerdendi.
'ANLIK GELİŞTİ'
Almanya’da psikoloji eğitimi gören 26 yaşındaki Georgi, bir Türk arkadaşı vasıtasıyla 2 yıl önce bisiklet turu ile geldiği İstanbul’dan bir daha ayrılamamış.“Türkiye bana umut, aşk, arkadaşlık ve aile verdi. Çok mutluyum” diyen Georgi, ancak bazen bir kadın ve LGBTİ+ olarak yaşamın zor olduğunu söylüyor.
Georgi, Onur Yürüyüşü sırasında yaşadıklarını şöyle anlattı: “Çok fazla polisi görünce şaşırdım ve biz sadece yürüyoruz bu nasıl bir problem olabilir diye düşündüm. Her sokakta polis vardı. Aslında yürüyüşüm çok anlık gelişti. Hava çok sıcaktı ve yavaş yürümek istedim ve bir şekilde polisler de beni dinlediler. Başta bana müdahale etmediler. Bunda yabancı olmamın payının olduğunu düşünüyorum. Ancak ben de itildim ve darp edildim. Elbette ben de korkuyordum. Ama önüme bakınca çok güzel bir manzara vardı; Cihangir Caddesi boyunca yürüyen LGBTİ+lar... Ben yalnız değildim, bir sürü kişiydik. Ve dedim ki hayır, yürüyüyoruz. Umut ve aşk var. Ben değişime gerçekten inanıyorum.”
‘BİZ SADECE VAR OLMAYA ÇALIŞIYORUZ’
Onur Haftası Komitesi’nden Ceren Kalay yürüyüş gününü anlattı. Kalay, “Tek amacımız basın açıklamamızı okuduktan sonra yürümek ve dağılmaktı. Bu yürüyüşün adının Onur Yürüyüşü olmasının bir anlamı var. Biz bütün renklerimizle, buradayız, varız demek için yapıyoruz. Biz sadece var olmaya çalışıyoruz. Türkiye’de doğmuş, hür ve eşit olması gereken insanlar olarak bizim protesto hakkımız var. Tamamen barışçıl olan bir eylemin nasıl kötü bir tarafı olabilir ki” diye sordu.
Kalay, sözlerini şöyle sürdürdü: “Her zaman bize baskı yapılıyordu. Ama son dönemde İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması konusunda bahane edildik ve taşıdığımız renklere dair de tahamülsüzlük arttı. Bizim varlığımıza, nefes almamıza tahammül edemeyen bir hükümet var. Biz de bu ülkenin vatandaşıyız. Hak, adalet ve eşitlik istiyoruz. Ve ayrımcılığa ne kadar çok uğradığımızı insanların görmesini istiyoruz. Sokak, Saray’da yaşayanların anlayabileceği bir yer değil. Sokaklar her zaman bizimdi, biz de orada olmaya devam edeceğiz.”
‘GÖRÜN İSTİYORUZ’
Ceren Kalay, “Biz de bu ülkenin vatandaşıyız. Hak adalet ve eşitlik istiyoruz. Ve ayrımcılığa ne kadar çok uğradığımızı insanların görmesini istiyoruz” derken polis barikatı önünde yürüyüşüyle dikkat çeken Alman müzisyen Liana Georgi ise şöyle konuşuyor: “Korktum ama ben yalnız değildim, bir sürü kişiydik. Ve dedim ki hayır, yürüyoruz! Umut ve aşk var. Değişime gerçekten inanıyorum.”
Düşman hukuk(suzluğ)u
AFP Muhabiri Bülent Kılıç, Mis Sokak'ta gözaltına alındı. Kılıç, boğazına basılınca, 'Nefes alamıyorum' dedi
Ayşen Uysal
Uzmanlık alanım gereği yıllardır yüzlerce eylemde hem eylemcileri hem de polisi gözlemledim, inceledim ve bu konular üzerine çok sayıda bilimsel makale ve kitap yazdım. Araştırmalarım boyunca, Türkiye’de polisin sokakta eylem yapanları bir muhalif olarak görmediğini, düşman olarak gördüğünü defalarca ifade ettim. Bu köşede de 1 yıllık geçmişimde hem eylemler hem de polis üzerine birçok kez yazdım. Ne zaman artık bu konuda yazmayacağım desem, üzerine yazmanın kaçınılmaz olduğu olaylar yaşanıyor. Geçtiğimiz hafta sonu LGBTİ-Onur Yürüyüşü’nde yaşananlarda olduğu gibi.
1990’lı yıllardan beri Türkiye’de düzenlenen kolektif eylemler üzerinde uygulanan devlet denetimini ve baskısını tartışırken sık sık dile getirdiğimiz “Türkiye’de polis sokakta eylem yapanları bir muhalif olarak görmüyor, eylemciyi düşman olarak addediyor” değerlendirmesini nakarat gibi tekrar etmek yerine, bu satırlar ve İstanbul’da düzenlenen Onur Yürüyüşü vesilesiyle, bugün bu tespitin üzerinde kısacık da olsa biraz daha derinlemesine düşünmek isterim. Her şeyi açıklamakta sihirli bir değnek gibi kullanılan neoliberalizm ve militerleşme kolaycılığına kaçmadan. Zira polis aygıtı 1980’lerden beri sürekli militerleşiyor, ancak biz bu militerleşme yaklaşımına hapsolarak son kırk yılın kendi içindeki değişim ve dönüşümlerini açıklamakta yetersiz kalıyoruz. Türkiye’de polis aygıtı hep militerleşirken benzer neoliberal politika süreçlerinden geçen başka ülkelerde protestoların barışçıl seyrettiğini de göz ardı ediyoruz. Neden özellikle son birkaç yıldır bazı ülkelerde polis şiddetinin artığını da doyurucu bir biçimde açıklayamıyoruz. Özetle, söylemeye çalıştığım, başka bir dönemeçten geçtiğimiz. Bu viraj otoriter rejimlerin yükselişe geçtiği bir politik bağlamda aşılıyor. Aynı zamanda, her ülkede dereceleri farklı olmakla birlikte, hukukun değersizleştiği, kurumların içinin boşaltıldığı bir süreç bu. Hamit Bozarslan’a referansla, bir antidemokrasiler çağı.
Bu antidemokrasiler çağında polis eylemcileri sadece düşman olarak görmüyor, aynı zamanda onlara düşman ceza hukukunu uyguluyor. Etkisiz hale getirmeyi amaçlıyor. “Sen vatandaş değilsin” diyor, meydanlarda adeta bunu haykırıyor. İktidarın politikaları ile son derece paralel bir biçimde, kendisinden olmayanı, vatandaş olmayan olarak damgalıyor. Aslında savaşta bile bir hukuk vardır, kurallar vardır. Çoğu eylemde ise, savaşta düşmana uygulanan hukuk bile yok demek daha doğru sanırım. Güvenlik güçleri, sanki uzun yıllardır sürdürülen hukuk ve insan hakları mücadelesinden intikam alırcasına hareket ediyor.
2000’li yılların başında Emniyet Genel Müdürlüğünde bir araştırma vesilesiyle görüştüğüm polisler, Karşıt Küreselleşme eylemlerini kontrol altına almakta zorlanan(!) İtalyan polislere bakarak “Bize bıraksalar bir günde meseleyi çözeriz” diyorlardı. Bugünlerde daha çok Amerikan polisine ve ırkçı politikalarına bakıyorlar sanırım. Zira, cumartesi günü AFP Muhabiri Bülent Kılıç’ı gözaltına alırken, adeta geçtiğimiz yıl Minneapolis’te yaşananları, George Floyd’un ölümüyle sonuçlanan pratikleri yeniden sahnelediler.
Kutsal devlet anlayışının ve bu kutsal devletin sokakta görünen yüzü olmanın bir sonucu olarak, Türkiye’de polis cezasızlık zırhından her zaman yararlandı. 2015 yılından beri ise bu zırh iyice güçlendirildi. Son olarak, İçişleri Bakanlığının bir genelgesi ile “Görüntülenememe” zırhına da kavuştu. Bütün bu zırhlar ise onu sokakların tek hakimi yaptı. “Devlet benim” diyerek ve pervasızca, üstelik de sadece eylemlerde değil, gündelik yaşamımızda da varlığımıza bir tehdit oluşturuyor.
Bu yeni dönemeçte polis ümüğümüze çöküyor ve biz nefes alamıyoruz.
https://www.evrensel.net/yazi/89008/dusman-hukuk-suzlug-u
SOL Parti Başkanlar Kurulu Üyesi Gizem Gül Kürekçi: LGBTİ+’ya yönelik ayrımcılığı ve Onur Haftası etkinliklerine yapılan polis müdahalelerini kınıyoruz!
“Tüm dünyada Onur Haftası etkinlikleri kapsamında talep ve itirazlarını dile getiren LGBTİ+ Türkiye’de saray rejimi tarafından sindirilmek isteniyor. Yapılan yürüyüşlerin ve basın açıklamalarının polis şiddetiyle bastırılmak istenmesinin yanı sıra, kimi parklarda gerçekleştirilen piknik etkinliklerinin dahi tahammülsüz müdahalelerle engellenmesi, saray rejiminin Türkiye’de LGBTİ+ varlığını inkâr etmeyi amaç edindiğini gösterir nitelikte. Yalnızca geçtiğimiz iki günde İstanbul ve Ankara’da etkinliklere katılan onlarca kişi gözaltına alındı. Üstelik bu etkinliklerin yasaklanma nedeni Valilik ve Kaymakamlık gibi kurumlara açıklatılan bir “hassasiyet” söyleminden ibaret. İstanbul Sözleşmesi’nin iptali de hayatlarımıza yönelik bu saldırılar da rastlantı değildir. Saray rejiminin kendi cinsiyetçi, gerici uygulamalarını halka dayandırmaya çalışan bu yalanları artık son bulmalıdır! Türkiye’de LGBTİ+ vardır, toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık derhal son bulmalıdır. Onur Haftası’nda baskıya ve şiddete direnen LGBTİ+ eylemcilerinin SOL Parti olarak yanındayız! Tüm renklerimizle eşitlik ve özgürlük mücadelemizi sürdüreceğiz.”
Ali Mahir Başarır: LGBTİ+ bireyler toplumun ahlakını bozmaz. Hırsızlık, ahlaksızlık, şiddet bozar
Af Örgütü: Onur Yürüyüşü hukuka aykırı şekilde yasaklandı
Uluslararası Af Örgütü, Türkiye yetkililerini, LGBTİ+’ların barışçıl toplanma ve ifade özgürlüğü haklarına yönelik ihlallere son vermeye çağırdı.
DUVAR - Uluslararası Af Örgütü yaptığı basın açıklaması ile İstanbul'da Onur Yürüyüşü’nün üst üste altı yıldır barışçıl toplanma ve ifade özgürlüğü hakkının açıkça ihlal edilerek temelsiz gerekçelerle ve keyfi biçimde yasaklanmasını ve 26 Haziran’da Beyoğlu’nda Onur Yürüyüşü’ne katılanlara karşı gereksiz ve aşırı güç kullanılmasını kınadı.
Af Örgütü, ‘’İşkence ve diğer türde kötü muamele iddiaları derhal, bağımsız ve tarafsız şekilde soruşturulmalı ve bu ihlallerde sorumluluk taşıdığı tespit edilen devlet memurları adil yargılanmak üzere adalet önüne çıkarılmalıdır’’ çağrısında bulundu ve Türkiye yetkililerini, LGBTİ+’ların barışçıl toplanma ve ifade özgürlüğü haklarına yönelik ihlallere son vermeye çağırdı.
‘ONUR YÜRÜYÜŞÜ HUKUKA AYKIRI ŞEKİLDE YASAKLANDI’
Af Örgütü ‘’Yılda bir kez düzenlenen İstanbul Onur Yürüyüşü 2015’ten beri her yıl hukuka aykırı şekilde yasaklanıyor; barışçıl protestocular ise polisin hukuka aykırı güç kullanımına maruz kalıyor ve keyfi olarak gözaltına alınıyor’’ dedi.
Onur Yürüşü’ndeki hukuka aykırı göz altıları anlatan yazılı açıklamada şu ifadelere yer verildi:
‘‘Gözlem yapmak ve Onur Yürüyüşü’ne katılan herhangi bir kimsenin ihtiyaç duyması halinde hukuki destek sağlamak için gelen avukatların da aralarında bulunduğu görgü tanıklarına göre, saat 15.00 civarında İstiklal Caddesi’ne çıkan yayalaştırılmış sokaklardan Mis Sokak’ta herhangi bir açıklama veya uyarı yapılmadan polis müdahalesi başladı. Sıralar halinde dizilmiş kasklı ve zırhlı polisler “süpürme” adı verilen şekilde önlerine çıkan herkesi sokaktan aşağı doğru itti ve sokağın başına geri dönüp aynı şeyi tekrarladı. Aşırı güç kullanımına tanıklık eden bir insan hakları savunucusu, Uluslararası Af Örgütü’ne, çevik kuvvet polislerinin sokağın başından tekrar aşağı doğru gelirken protestoculara ve diğer insanlara biber gazı ve plastik mermi sıktığını ve bu sefer sokaktaki kafelerde oturan veya kenarda duran insanları da almaya çalıştığını söyledi. Hak savunucusunun da aralarında bulunduğu, bir kafeden alınıp götürülen grup pinpon topu gibi polisler arasında ileri geri itildiklerini ve sonunda sokağın kenarına fırlatıldıklarını ifade etti. Yaklaşık 25 kişi bu şekilde gözaltına alınırken diğer birçok kişinin de zorla telefonları alındı ve basın kartı göstermediklerinde fotoğrafları ve videoları silindi. Bir avukat, polisle konuşup durumu sakinleştirmeye çalıştıkları sırada çevik kuvvet polislerinin bir kadını yere yatırdığını ve gözaltına aldığını söyledi. Görgü tanıklarına göre saat 18.00’e kadar hiç kimsenin Mis Sokak’tan çıkmasına izin verilmedi. Bir başka avukat, Uluslararası Af Örgütü’ne, avukat kimliklerini gösterdikleri halde tartaklandıklarını, vücutlarının yara bere içinde kaldığını, sözlü ve fiziksel tacize maruz bırakıldıklarını anlattı. Bu kişi, Mis Sokak’ta bulunan Türkiye İşçi Partisi (TİP) Milletvekili Sera Kadıgil’in de aşırı güç kullanımına maruz kaldığını bildirdi. Bir diğer avukat ise ayağında bir kemiğin kırıldığını söyledi’’.
'BÜLENT KILIÇ’A YAPAILAN MÜDAHALE İŞKENCE VE KÖTÜ MUALELEDİR'
AFP foto muhabiri Bülent Kılıç’ın tutuklanmasına da yer verilen açıklamada, ‘’Uluslararası Af Örgütü’nün incelediği birçok görüntü, elleri arkada birleştirilmiş halde yüz üstü yere yatırıldığı sırada bir polis memurunun diziyle Bülent Kılıç’ın boynuna bastırdığını açıkça ortaya koyarak, Kılıç’ın gözaltı anına dair anlattıklarını doğruluyor. Uluslararası Af Örgütü, Kılıç’ın maruz kaldığı muameleyi işkence veya diğer türde kötü muamele olarak değerlendirmektedir’’ ifadeleri yer aldı.
ULUSLARARASI HUKUK KAPSAMINDA BARIŞÇIL TOPLANMA ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKI HATIRLATILDI
Açıklamada, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin yanı sıra 1966 Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve 1950 İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS) de dahil olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu önemli insan hakları sözleşmeleri ile güvence altında olduğu hatırlatıldı.
Uluslararası Af Örgütü, ‘’2021 İstanbul Onur Yürüyüşü’nün yasaklanması ile sonrasındaki işkence ve diğer türde kötü muameleyi de içeren aşırı güç kullanımının, Türkiye’nin uluslararası insan hakları gereğince sahip olduğu yükümlülükleri ihlal ettiği kanaatinde olduğunu belirtti. Af Örgütü,’’ Türkiye yetkilileri bu ihlallere son vermeli, işkence ve diğer türde kötü muamele fiillerini gerçekleştirdiği ve gereksiz yere aşırı güç kullandığı tespit edilen devlet memurlarını adil yargılamak üzere adalet önüne çıkarmalıdır’’ dedi. (HABER MERKEZİ)
FATİH ALTAYLI: Çakma Osmanlı Police
Onur Yürüyüşü’ne müdahale eden bir polis memuru, görev yerinden çektiği bir fotoğrafı “Ottoman police” adını verdiği sosyal medya hesabından paylaşmış.
Altına da görüşlerini yazmış. Aynen şöyle diyor:
“LGBTİ (Cinsel özürlü) insanların izinsiz gösteri yürüyüşünü müdahale ediyoruz. Güzel ülkemin yüz karaları UTANMADAN onurluyuz diyorlar. Cinsiyetlerine saygısı olmayanların çevresine ya da devletine saygısı olur mu?”
Bir güvenlik görevlisinin görev bölgesini sosyal medyadan paylaşması görev tanımına ne kadar uygun ben bilemem.
Ama bir emniyet gücü mensubunun, yaptığı işe fikirlerini, duygularını, görüşlerini karıştırması son derece tehlikeli.
Böyle bir emniyet mensubuna kimse güvenemez.
Güvenmemeli.
Elbette bir fikri olabilir. Bir şeyden yana veya bir şeylere karşı olabilir.
Ama bunu görevine yansıtamaz.
Yansıttığını da böylesine açıkça ilan edemez.
Ettiği anda meslek kuralları dışına çıkmış olur.
İşiyle duygularını karıştırmış, görevini siyasi ya da sosyal görüşlerine göre yapar hale gelmiş olur.
Bu sözler, bu açıklama, bu paylaşım hiçbir hukuk devletinde kabul edilemez.
Sosyal medya hesabındaki Ottoman Police ismine gelince.
Bu genç arkadaş belli ki, Osmanlı konusunda da hiçbir halt bilmiyor.
Kendisine tavsiyem Murat Bardakçı dostumun Osmanlı’da Seks adlı kitabını okuması.
Bu genç polisin bahsettiği konuda Osmanlı çok daha rahat, çok daha hoşgörülü idi.
Bu kafa ile kendisine Osmanlı’da Zaptiyelik yaptırmazlardı.
Dua etsin ki bugün her şey gibi Osmanlılık da “çakma” da, bu kafa ile “Osmanlı Police” diye ortalıkta gezinebiliyor!
https://www.haberx.com/post/689510/fatih-altayli-cakma-osmanli-police
HDP'nin Tesettürlü İstanbul Milletvekili Hüda Kaya'dan LGBT'ye Destek
HDP parti üyeleri, LGBT'yi desteklediklerini her konuşmalarında her açıklamalarında ifade ediyor. Bugün ise HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya Meclis'e LGBT bayrağını andıran rengarenk elbise giyerek gitti.
HDP'nin Lut Kavmi özentileri olan LGBT'ye desteği tüm hızıyla devam ediyor. Her platformda LGBT üyelerinin her konuşmalarında savunucularını yapan HDP, bu desteklerini Meclis'e taşıdı.
Daha öncesinde Diyanet'in LGBT'yi meşru kılmayan açıklamalar yapması üzerine Diyanet'in kapatılması gerektiğini ifade eden HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, ''Diyanet işler bir Müslüman olarak beni temsil eden bir kurum değildir. Meşru değildir. Çocuklarımızın bile öğrettiği din derslerini aldırabilecek kadar güvene sahip değildir. Diyanet bizim adımıza ahkam kesemez. Diyanet kendi düşüncesini söylüyorsa barolarda düşüncelerini söyleme hakkına sahiptir.'' açıklamalarında bulunmuştu. Bugün ise LGBT'ye destek için Meclis'e LGBT renklerinden oluşan bir elbise giyerek gitti.
HÜDA KAYA: EN GÜZEL RENKLER...
HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, bugün giydiği elbiseyi Twitter hesabından paylaşarak şu ifadeleri kullandı: Tek renkten başka her şeye düşman olanlara karşı doğanın en güzel renkleriyle bugün TBMM 'ye geldim...
2014 SENESİNDE HDP'NİN 5 LGBT AKTİVİSTİ BELEDİYE MECLİS ADAYI'DA BULUNUYORDU
İstanbul ve Ankara’da LGBT'li HDP'li adaylar:
HDP’nin 2014 senesinde belediye meclisi listelerinden 5 LGBT aktivisti aday olmuştu. Hevî LGBTİ üyesi Asya Özgür Kadıköy’den; İstanbul’da trans aktivist Şevval Kılıç Şişli’den; İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği aktivisti Ebru Kırancı Beyoğlu’ndan belediye meclis adayı olmuştu. Ankara’da ise 2014 senesinde trans aktivist Belgin Çelik ve Pembe Hayat LGBTT Derneği’nden Abdülhalim Karaosmanoğlu Çankaya’dan belediye meclis adayı olmuştu.
Partilerinin grup toplantılarında LGBT'yi desteklediklerini alenen ifade eden Eş başkanlarının açıklamaları şu şekildeydi:
TUNCEL: ERKEK EGEMEN SİSTEME MECBUR DEĞİLİZ
HDP Eşbaşkanı Sebahat Tuncel kapitalist erkek egemen sisteme mecbur olunmadığını belirterek, ''Bizler demokrasi ve özgürlük güçlerinin deneyimleriyle başaracağız. Çıktığımız yolda onlardan farklıyız” dedi. Tuncel şöyle devam etti: “AKP, CHP, MHP bu sistem çarkının devam ettirilmesinden yana. Biz bu insanlığın başına bela olan çarkın yerine yeniyi yaratacağız. Özgürlüklere, eşitliklere, demokrasiye inanıyoruz. Bizlerin olduğu yerde bunlar olacak. Erkek egemen siyasetin karakterini biliyoruz.'' ifadelerini kullanmıştı.
HDP Eş başkanı Ertuğrul Kürkçü, adaylıkların HDP ilkelerine göre belirlendiklerini söylemişti. %50'yi temsil eşitliğinin geçerli olduğunu belirten açıklamalarda bulunan Ertuğrul Kürkçü, ''Hırsızlar ve zalimlerin yönetiminin gelmemesi için, halkın kendi kendini yönetmesi için Kürdistan ve Türkiye’de bir öz yönetim kurmak için yola çıkıyoruz.'' demişti.
LGBT ÜYELERİNDEN HDP'YE DESTEK METİNİ
LGBTİ örgütleri ve aktivistleri, ''Amasız ve ancaksız eşit yaşam, cinsel özgürlükçü toplum için oyumuz Selahattin Demirtaş'a'' başlıklı 2014 senesinde yayınlamış oldukları bir metin ile Cumhurbaşkanı adayı olan Selahattin Demirtaş'a desteklerini açıklamışlardı.
2014 senesinde destek açıklaması yapan LGBT üyeleri bu ifadeleri kullanarak kaleme aldıkları yazı ise şu şekildeydi:
''Türkiye’de egemen sistem ve onun temsilcileri LGBTİ (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks)’lerin varlığını adeta yok sayarak ısrarlı biçimde görmezden gelmekte, görmezden gelemediği noktada ise LGBTİ’lere karşı düşmanca tavır almaktadır. Ötekileştirilen ve düşmanlaştırılan LGBTİ’ler cinsel kimlikleri dolayısıyla kamusal alanın dışına itilmekte; eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, çalışma hayatı ve medya gibi birçok alanda ayrımcılığa uğramakta, anayasada herkes için hak olarak tanımlanan birçok haktan eşit bir biçimde yararlanamamakta ve toplumsal yaşama eşit biçimde katılmaları engellenmektedir. Bununla kalmamakta her tür ve düzeyde baskı ve şiddet görmekte, nefret söyleminin ve nefret suçlarının hedefi haline getirilerek yaşam alanları daraltılmakta ve en temel yaşam hakkından mahrum bırakılmaktadırlar.
Söz konusu zulüm politikaları karşısında LGBTİ Hareketi 20 yılı aşkın bir süredir eşitlik ve özgürlük mücadelesi yürütmektedir. Eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleşecektir şiarını odak alan LGBTİ Hareketi, bir yandan hâkim sistemin dayattığı zorunlu heteroseksüelliğe karşı LGBTİ varoluşunu savunurken, diğer yandan tüm ezilenler arasında yoldaşlaşma zemininde birlikteliklerin büyütülmesi için çaba göstermektedir. Ortak ve eşit bir yaşamın inşasını temel alan LGBTİ mücadelesi şimdi artık siyasal platformda karşılığını bulmaktadır. Bugüne kadar egemen siyasi kesimler tarafından görmezden gelinen, ötelenen ve arka plana atılan LGBTİ’lerin varlığı ve talepleri cumhurbaşkanı adayı Sayın Selahattin Demirtaş tarafından amasız ve ancaksız olarak sahiplenilmektedir.''
SOSYAL MEDYADAN DESTEK
2019 senesinde HDP'nin sosyal meyda hesabından LGBT'ye destekleyen açıklamalarının olduğu tweet atılmıştı.
''Nefrete karşı bugün sokakları dolduran LGBTİ+’lar, onur yürüyüşünün yasaklanamayacağını bir kez daha göstermiştir. Yasakçı zihniyetin karşısında, homofobi ve transfobiye karşı direnen LGBTİ+’ların yanındayız. Herkesin hayatına kimse karışamaz! #Pride2019''
Aile kavramını günden güne yok etmek isteyen zihniyet bunlardır. Çocuk anne ve babadan ne görürse hayatına da onu işler. Bu milletin aile değerlerini yok sayan sözde milletvekilleri topluma örnek olmalıdır köstek değil...
HDP'li Kaya LGBTİ'yi Simgeleyen Giysilerle TBMM'ye Geldi
HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, gökkuşağı renkli kıyafetleriyle Meclis'e geldi.
İktidar mensuplarının LGBTİ+'lara yönelik nefret söylemi ve son olarak Onur Yürüyüşü'ne polisin sert müdahalesi tepki çekmeyey devam ediyor. HDP Milletvekili Hüda Kaya da eylemlerde 'müdahale gerekçesi' olarak öne sürülen gökkuşağı renklerini Meclis'e taşıdı.
Gökkuşağı renklerinin bulunduğu bir elbise giyinen Hüda Kaya, "Tek renkten başka her şeye düşman olanlara karşı doğanın en güzel renkleriyle, gökkuşağı ile bugün Meclis'e geldim..." dedi.
https://www.medyafaresi.com/haber/hdpli-kaya-lgbti-yi-simgeleyen-giysilerle-tbmmye-geldi/964858
Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez
İvo MOLİNAS
Bazen bir fotoğraf, kısa bir video kaydı veya sokakta dolaşırken gözün alanına giren bir görüntünün verdiği mesaj, onlarca hatta yüzlerce kitabın vermek istediği, anlatmak istediği hayat derslerinden çok daha çarpıcı oluyor.
LGBTİ Onur Yürüyüşlerinin yapıldığı -daha doğrusu bizde yapılamadığı- günlerde cep telefonuna düşen bir video kaydı karşısında hayatı nasıl görmek gerektiği, binlerce sözden çok daha etkili olabiliyor.
İsveç’in bir yerinde Onur Yürüyüşü’nde sokakta binlerce yürüyüşçü ve aniden beliren bir polis aracı. İçinden çıkan polisler beklenmedik bir harekette bulunup, kollarında gökkuşağı bantlarıyla, müziğin insanı sarhoş eden tınısına kapılıp sokak ortasında üniformalarıyla dans ediyor, kendilerinden geçerek. Ve polislerle birlikte tempoya ayak uyduran renkli insanlar görülüyor kayıtta.
Polisler düşüncelerinden ve cinsel yönelimlerinden dolayı kimseyi suçlu olarak görmüyor ve yürüyüşçülerin dünyalarına girerek mutluluklarını paylaşıyor, dans ediyorlar çılgınca.
Herkeste büyük bir mutluluk.
Zira hayatı ancak olumladığı, yücelttiği müddetçe mutludur insan, polis dahil olmak üzere.
***
Hayatı olumlayarak ve onu yücelterek mutlu olunabileceğini savlamıştı, Friedrich Nietzsche. İçgüdülerini dışlamayan insanın sevinçle hayatı karşılayabileceğini, bu yolda da sanatın ve özellikle müziğin ona en büyük yardımcı olacağını savlamıştı. Zira sanat, yaratıcı dinamikleriyle kişiyi ona içinde olması gerektiği söylenen sürüden ayrılma kabiliyeti vereceğini ve hayatını böylelikle daha mutlu geçirebileceğine inandıracaktı.
Sürü hayatı, insanı çürüten, dekadansa götüren, kapalı, monoton ve bu hayatı değil de bilinmeyen başka hayatlar adına davranışlarını sınırlandırarak yaşadığı hayatı zindan edecekti. Sürüyü ve ahlakını ve onun değerli gördüğü suç, günah, merhamet, acıma, ceza, çilecilik gibi değerleri olumlamayarak gerçek özgürlük ve mutluluğa ulaşacaktı insan.
Sürüden ayrılan insan hayatı olumlama yoluyla kendi yaratacağı yeni değerlerle kendini gerçekleştirecek ve gerçek mutluluğa o zaman varacaktı. Ve ‘kendi omuzları üzerine çıkan’ insan o andan itibaren ‘Amor Fati- Kaderini Sev’ diyecekti, sürü ahlakının yarattığı kötücül ve sahte kader yerine.
Nietzsche’ye göre bu hayattan başka hayat yoktu. Her şey yaşanılan hayattaydı. Zaten ‘Tanrı’yı da öldürmüştük’. Olmayan başka hayatlarda sözde mutlu yaşama uğruna iç güdülerine ve tutkularına gem vurmayı dikte eden ve sınırları kalın duvarla ayrılmış iyi ve kötü kavramlarının içine hapseden, onu boğan sürü hayatı, yaşamı olumlamayan, insana neşesini kaybettiren ve mutsuz kılan bir sözde ahlak anlayışına sahipti.
***
Nietzsche hayatı olumlamak bağlamında Sokrates öncesi Antik Yunan insanını örnek gösterip onlara hayranlığını her daim teslim edecekti. İç güdülere, biçime ve oluşa önem veren, tutkulu ve estetiği hayatlarında olmazsa olmaz yapan Antik Yunan’ın hayatı olumlayan özelliğinin, insanı mutlu kılan yegâne form olarak değerlendirecekti.
Lakin, Nietzsche’ye göre Sokrates’le başlayan yeni düşünce biçimi bu güzelliği insanlığın elinden alacak ve hayatı olumlayan insanın yerine, aklın ve bilginin yaratacağı erdemle insanın mutlu olacağını savlayan Sokrates’i alabildiğince eleştirecekti, ayrıksı düşünür.
Sokrates’e göre insanı doğru ve mutlu yaşamaya iten yegâne olgu bilgiydi ve onu kötülüğe savuran da bilgisizlikti.
Nietzsche’nin, Sokrates’i eleştirmesinin arkasında yatan; ünlü Yunan düşünürün hakikatı arama yolundaki iyi niyetine ve bu bağlamda geliştirdiği diyalektik metoda rağmen yaşamı, uzun süren bir hastalık olarak görmesi ve bu nedenle onun sahici ve hakiki bir yaşam sürememiş olmasıydı. Nitekim Sokrates zehir içip intihar etmeden evvel kaldığı cezaevinde onu görmeye gelen arkadaşlarına, “Yaşam bir hastalıktır” diyecekti.
Bu kadar ünlü olan, müritlerinin yanından ayrılmayıp bir dediğini iki etmedikleri bir hayatta neden kötümser kalmıştı Sokrates? Bu soruyu soran Nietzsche, Sokrates’in kendini aldattığını ve bu hayatı hiç sevmediğini, bu nedenle, bile bile ölüme ve sonunda intihara kadar gittiğini savlayacaktı. Zira Sokrates hayatı olumlayan bir yaşam dokusuna sahip olamamıştı. Bilginin erdemi ve bunun da mutluluğu getireceği sanısına kapılarak hayatını mahvettiğini ve insanlığın Sokrates’le birlikte dekadansa – çöküşe geçtiğini iddia edecekti. Zira akıl, mutluluk getirmiyordu insana. Tersine akıl yarattığı kimi doğal olmayan değerler yüzünden nihilizme kadar varan, hayatı reddeden bir yaşam formatına neden oluyordu.
Sokrates, Batı’nın metafiziğini yaratmıştı ve insanı mutlu kılacak bir formülü yoktu bu yaşam biçiminin.
Nietzsche, Sokrates’in son günleri için çok tartışılacak bir iddiada bulunacak ve Yunan düşünürün hayatının son günlerinde akıl ve mantığı ikinci plana iterek, sanat ve müziğe ilgi göstermesini ‘gerçeği’ yakaladığının ışığı olarak değerlendirecekti. Ama her şey artık Sokrates için çok geç olacak, zehri içip doğru bildiği yolda hayatına son verecekti.
***
Nietzsche de Sokrates de aslında karşıt yollardan gitse de insanı hakikate ulaştırma yolunda hiçbir düşünürün sarf etmediği kadar gayret gösteren iki ayrıksı kahraman düşünür olarak tarihe geçtiler. Biri içgüdüleri, diğeri aklı öne çıkararak insanı öncüllerinin yapmaya cesaret edemedikleri son hedefe yöneltmişlerdi.
“Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez” diyen Sokrates ile, insanı sürüden ayırmayı kendisine tutkuyla görev edinmiş Nietzsche’nin varmak istedikleri hedef bağlamında aynı yerde olmadıkları söylenebilir mi?
Lakin son tahlilde, İsveçli polislerin her şartta hayatı olumlamayı seçtiği gibi, insanı mutlu kılacak yegâne formül, hayattan sevinci fışkırtacak içgüdüleri aklın yardımıyla hayata geçirmek olmalı.
Hayatı, içgüdülerin kışkırtması ile ama aklın rehberinde olumlamak ve hatta alabildiğince yüceltmek gerek.
Ölüm zaten kapıyı çalacak er veya geç. En azından dans etmek gerek, mesela.
Ne demişti Cemal Süreya?
“Yoksuluz gecelerimiz kısa/Dört nala sevişmek lazım.” Mesela.
Amazon Ormanlarında nesli tükenmekte olan canlıları incelemek gerek. Mesela.
Kanyonlardaki kuş yuvalarını seyretmek, dağların tepesine çıkıp ses kısılana kadar, “İyi ki yaşıyorum” diye bağırmak gerek. Mesela.
Yaşanılan adaletsizlikler karşısında “Yeter ya hu” diye haykırmak lazım her yerde. Mesela.
Nietzsche’nin her şeye rağmen sonunda açıkça telaffuz etmemesine rağmen yolunu gösterdiği, ayakları yere basan Apollon ile keyfin ve barışın Tanrısı Diyonisos’un birlikteliğinde bir yaşamdır, aslolan belki de.
https://www.salom.com.tr/koseyazisi-118994-sorgulanmamis_hayat_yasanmaya_degmez.html
KAFTANCIOĞLU CHP’NİN Mİ LGBTİ’NİN Mİ İL BAŞKANI!
Cumhuriyet Halk Partisi, LGBT Hareketi’ne desteğini sürdürmeye devam ediyor.
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu da sosyal medya hesabından LGBT’lilerin Onur Haftası’nı kutlayarak, “Nefret söyleminin silindiği, ayrımcılığın yok olduğu, eşitliğin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir dünya mümkün.. #Pride2021 #OnurHaftası” ifadelerini kullandı.
Şimdi ben buradan soruyorum Kaftancıoğlu bu söylemi ile Müslüman mahallesinde ne yapmaya çalışıyor?
Özgürlük isterken amacı CHP’li vatandaşların hakkını korumak mı yoksa aba altından kültürümüz üzerinde derin yaralar açmak mı?
Tabi ki amaç tamamen Müslüman kültür yapısının delinerek batı rezilliğinde farklı bir sosyo-kültürel yapı oluşturmak.
Ayrıca, LGBT’lilerin Onur Haftası’nı kutlama paylaşımı yapan CHP’li Canan Kaftancıoğlu’na sosal medyadan tepki yağdı.
Sizin özgürlük anlayışınız batsın, Atatürk’e Atatürk deme, terör guruplarının elebaşlarını komutan diye paylaş, Türkler Ermenilere soykırım yaptı imasında bulun, CHP’de taciz tecavüz mağdurlarını görmezden gel… En sonunda da sapkın, çukur, rezil eğilimleri normal göster. Senin bir tane doğru işin olmaz mı?
Kaftancıoğlu’nun ‘’Yaza 18 yaşa kadar aşılanır’’ diyen Sağlık Bakanına nefretle hakaret ettiği twet duruyor. Özür dilemedi. Lideri daha dün nefretle sınav iftirası attı, yalan çıktı, özür dilemedi. Hayatları nefret, ayrımcılık, iftira. Bu ‘erdem’ ancak LGBT için akıllarına geliyor. Ne denir ki?”
Alın size onursuzluğu onur diye tanıtan bir siyasetçi! Çok şey söylenebilir, çünkü bu ülkede bunlar her şeyi özgürce söyler biz söylersek nefret söylemi onlarınki ifade özgürlüğü… Onlar her şeyi bizden daha iyi bilir ve daha iyi görür.
Şehit analarına göstermediği ilgiyi topa, lezbiyene gösteren CHP zihniyetinin bundan farklı bir hareketi olmazdı zaten.
Biz yıllarca bu zihniyet ile mücadele ederken bizleri Atatürk düşmanı olarak lanse edenler asıl düşmanın kim olduğunu görsün.
MHP Esenler İlçe Başkanı Suat Yılmaz’ın Kaftancıoğlu’na sosyal medyadan “Onursuz insanların onurdan bahsettiği dünyada, el birliği içinde LGBT ve bütün Türk- İslam düşmanlarını kutsayan siyasi taşeronlar CHP, HDP, İP, TİP, TKP. Katil taşeronlar FETÖ, PKK, sol örgütler ve türevleri burası Türkiye Cumhuriyeti ne Hollanda’ya benzer ne Küba’ya..!” diyerek gösterdiği bu tepki, hala bu ülkede vatansever insanların varlığına şahitlik etmektedir.
Ne yaparlarsa yapsınlar, ne söylerlerse söylesinler, bu topraklardan Allah’ın dini olan İslam’ı silemeyecekler. Onlara bu sevinci yüce yaradan yaşatmayacak ve bu onur yüce Türk milletine nasip olacak inşallah.
Selam ve dua ile…
https://www.sonsaat.com.tr/142406/kose-yazilari/kaftancioglu-chpnin-mi-lgbtinin-mi-il-baskani/
‘Ağzını açanı al!’ dönemi
Gece-gündüz kulağımda bu emir yankılanıyor: “Ağzını açanı al! Ağzını açanı al!” Bir amirin emrindeki polis memurlarına direktifi bu. Tişörtlerinde TEM yazıyor. Terörle Mücadele. Yer Cihangir. Terörist diye mücadele ettikleri, “Onur Yürüyüşü” yapmak isteyen LGBTİ+’lara destek olan insan hakları aktivistleri. Yani çok büyük teröristler! Allah muhafaza, bomba atarlar, yangın çıkarırlar, silah sıkarlar, molotofkokteyli filan, kıyamet kopar. Üstelik renkli görüntüler çıkar diye izleyen kalabalık bir gazeteci grubu var, haber güzel. Taksim, Mis Sokak öyle bir abluka altında ki birazdan helikopterle indirme yapılacak sanırsın! Polis, cansiparane saldırıyor. Alman bir tiyatro oyuncusu, arkasında kalkanlı, miğferli yüzlerce polis, önde fareli köyün kavalcısı gibi bu, düdük çalarak ve özellikle de kalçalarını kıvırarak yürüyor! Kadın Türk olsa, saçından sürükleyecekler de; Alman, dokunmuyorlar. Sokuluyorlar, o da uzakta durun diye bağırıyor. O fotoğrafı dünyada paylaşanlar arasında ünlü şarkıcı Madonna da vardı: “Niye bu kadar çok popo?” sorgulamasıyla. Mizansen tam olsun diye abla, sen anlamazsın! Terörist kışkışlıyoruz.
Sonra Cihangir sokaklarına daldılar, kaçan eylemcileri kovalamak için, ses bombası patlatmışlar, çocuklar korkuyor niye bomba patlatıyorsunuz diyen bir babayı da eve girip aldılar. O da ağzını açmasaydı ama değil mi?
Yetmedi, asıl gözdağı vermek istedikleri biri daha vardı: AFP muhabiri Bülent Kılıç! Onun suçu büyük. Çok iyi fotoğrafçı. Sahada çalışmayı iyi biliyor. En son çektiği fotoğraf ödüllüktü. Yere yatırılmış bir protestocunun üzerinde dört polis, biri adamın boğazına çökmüş, NEFES ALMASINI ÖNLÜYOR! Bu fotoğraf, ABD’de öldürülen birini hatırlattığı için, Bülent’e çok kızgınlar herhalde ki, sen misin fotoğraf çeken; saldırıp, elindeki fotoğraf makinesini yere çalıp, Bülent’i de yere yatırıp, aynı o çektiği fotoğraftaki pozu ona yaşatıyorlar! “NEFES ALAMIYORUM!” diye bağırıyor Bülent. Neyse ki tenhada değiller, neyse ki başta kadınlar, bağırıp çağıran ve engel olanlar var da Bülent’i öldüremiyor, polis arabasına atıp Beyoğlu Emniyet’e götürüyor, orada yanlışlık oldu kardeşim, gazeteci olduğunu anlamadık diye sırtını pışpışlıyorlar. Bülent tam teşekküllü muhabir olarak en az üç makineyle dolaşır oysa, hepsi de onu tanır. Yanlışlık eylemde.
Meslek örgütleri ayaktaydı. Basın Konseyi, Gazeteciler Cemiyeti, sendika, bildiriler yayımlamakla kalmadı; Ankara, İstanbul ve İzmir’de kamera ve mikrofonlarını yere bırakarak eylem yaptı gazeteciler.
İktidar ne yapmak istiyor?
“Ağzını açanı al” dönemi yeni değil, epeydir Türkiye polis devletine doğru evriliyor. Mahkemelerde de hak aramak neredeyse imkânsızlaştı. İktidar, yanlış yönetimleri sonucu refahı halka yaymak yerine küçük bir grupla paylaşarak irtifa kaybetmesinin yanı sıra, gerek ekonomideki daralma gerek iç ve dış politikada duvara toslama yüzünden ilk seçimde iktidarı kaybetme korkusuyla sertleşiyor. Medyayı kontrol altına aldı ama sosyal medyayı kontrol edemiyor. Yazılı basının yüzde 90’ını ele geçirmesi, tirajların düşmesinden ve halkın gazete okumaktan vazgeçmesinden başka bir işe yaramadı. Sosyal medyanın dedikodu kazanına dönüşmesine mafya lideri Sedat Peker’in videoları da eklenince halkın gözündeki perde kalktı! O zaman ağzını açanı al? Nefes almasınlar. Hatta emekliler maaşlarımız artsın bile demesinler.
İki çocuğu bile koruyamıyoruz!
Hatta Elmalı’da öz annesi ve üvey babasının cinsel istismarına uğrayan iki küçük çocuk, çizdikleri resimlerle bunu dile getirip, adli tıp raporlarıyla kanıtlanmasına rağmen o istismarı yapanlar serbest kalsın! Çocukların ifadeleri kanıt sayılmasın. “Ya yıkılsın bu dünya” diye feryat etmek geliyor içimden. Ama ağzını açanı alıyorlar değil mi? Hak, hukuk, adalet hiç telaffuz edilmesin.
Sakın konuşma, sakın yazma, sakın fotoğraf çekme, kim bilir ne gelir başına!
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/yazgulu-aldogan/agzini-acani-al-donemi-1848736
Milletin cinselliğinin yakasından düşün artık!
Adamlar bırakmadılar, usanmadılar... Namus kavramı, örf-âdet seçkileri veya cinsel yönelimlerine karşı artan tutuculuk, muhafazakârlık, özgürlük düşmanlığı, demokrasi yoksunluğu, bireyin tercihlerine saygısızlık, adına ne derseniz deyin, her şekilde bir saldırı içindeler. Hatta bu tavırlarıyla oylarının adım adım eridiğini de algılayamıyorlar. Onlara göre “cinsellik”, evli erkek ve kadının misyoner pozisyonunda ve tercihen fazla zevk almadan yapacakları basit bir çocuk yapma birleşmesinden ibaret olmalı. Bu şablonun dışındaki her şeye saldırmak için tetikte bekliyorlar ve her biri “namus ve ırz bekçisi”.
Cinsel özgürlük düşmanları
Bir de madalyonun diğer tarafı var. Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet, tecavüz, taciz, istismar... Her biri gündeme geldiğinde, suçluları korumak, onlarla dayanışmaya girmek, onların mahkûmiyetini zorlaştırmak, onları bir şekilde “uydurma” hukuki ara yöntemlerle aklamak için bin dereden su getiriyorlar. Yani hem cinselliğe karşı inanılmaz bir özgürlük düşmanlığı, kompleks ve kıskançlıkla her türlü mücadele bayrağını açıyorlar hem de saldırıya, tacize, tecavüze, istismara uğrayan kadınlara veya çocuklara karşı yasal boşluklardan faydalanıp hukuki planda mağduriyetleri yok saymak için sanki birbirleriyle yarışıyorlar.
Bu sözde ahlakçıların izansız, mantıksız, mesnetsiz tavırları bizleri resmen kusturuyor.
Farklı cinsel yönelimlere özgürlük talep eden insanlar, -ki bunların arasında heteroseksüeller de var- her yıl haziran ayında “LGBTİ+ Onur Yürüyüşü” yapıyorlar. Biliyorsunuz, Türkiye’de 2015 yılına kadar, giderek artan bir katılımla bu yürüyüş gerçekleşiyordu ve polis, yürüyüşçüleri homofobik bir saldırıya karşı koruma altında tutmak için olay yerinde bulunuyordu. Sonra ne mi oldu? Herhalde şu tarikata veya şu şu ilim vakfına veya bu şeyhe yaranmak için bu uygulama kalktı ve dünyanın her medeni ülkesinde olduğu gibi bu yürüyüşü yapmak isteyenler, dayak, gözaltına alma, gaz bombası, cop, taciz, küfür ve şiddetin hedefi olmaya başladı. Zaten, 2013’te Gezi sonrası kitlesel görünürlük ve halk protestolarına karşı alerji geliştiren iktidar, eylemleri önce suni bahanelerle, sonra da kitabına uydurarak yasakladı. Hedef, onları yıldırmaktı. Muhakkak belirli bir oranda başarılı olmuşlardır: Yürüyüşlerin kapsama alanı artacağına, yükseleceğine tersine daraldı. Polis hiç çekinmeden dayak ve laf atmaktan, taciz etmekten rahatsızlık duymuyor. Hatta kahvede oturan ve şiddeti kınayan konu dışı vatandaşlar da polisin hedefi haline geliyorlar!
Sana ne oluyor? Kime ne?
Geçen yıllarda en önemli ülkelerden birinin başkonsolosu, açık eşcinsel hayatını bir vatandaşımızla birleştirdi. Buna o günlerde tepki vermeye iktidarın gücü yetti mi? Tabii ki hayır. Ama bugünkü yüz kızartıcı agresif tavırlarına bakarak anlıyoruz ki çok dedikodu yaparak aralarında “kınamışlardır” herhalde!
Bu ülkede, en ilkel/maganda tavırla küçük dünyaları ve onun çizdiği normlara göre kendini namus bekçisi sayan güruh, gay, lezbiyen veya biseksüel olmayı herhalde “ayıp-günah-utanılası” buluyorlar ki, bu şiddet kullanılan ve insan haklarını yerle bir eden uygulamaları savunarak, dozunu artırma peşinde koşuyorlar. Türkiye bu konuda nasıl “LGBTİ+’ya yeşil ışık” konumundan “kırmızı ışık”a geçti biliyor musunuz? Ben size söyleyeyim: Kimler Erdoğan’ı İstanbul Sözleşmesi’ne karşı doldurup o imzayı baskıyla geri çektirdiyse aynı ortaçağ zihniyeti taşıyanlar bunu da becerdiler.
Cinselliğini istediği gibi yaşayan insanların kararlarından size ne? Nedir bu? Gizlemediğiniz bilinçaltı kıskançlıklar mı? Onların yatak odasına illa girmek gibi gizleyemediğiniz bir arzu mu? Size neee?!? Dünyada bu konuda yerleşmiş “consenting adults” (rıza gösteren yetişkinler) diye bir kavram var. Penis ve vajina aktivitelerinden başka uğraşacak bir konu bulamadınız mı?
Bu zavallı, azgın, müdahaleci güruhun tek alanı bunlarla da sınırlı değil: Mesela bekâr erkeklere daire kiralanması, hele genç kız öğrencilerin veya mesela dul kadınların kiraladıkları dairelere erkeklerin girip çıkması, poligam insanların “bu aktivitelere girişiyor olabilecek olmalarının olasılığı” bile bu tipolojiyi çıldırtmaya yetiyor! Yahu size ne? Siz işinize bakın, ekmekleri satın alıp dairelere dağıtın, ikametgâh evraklarını imzalayın, evde ortalığı süpürün, sokakta bisiklete binin... Ama “Hangi daireye kim girip çıktı ve içeride ne yapmış olabilirler?” gibi sapık düşüncelerle yaşamaktan ya kendinizi kurtarın, ya da kurtaramıyorsanız nefretiniz kendi içinizde patlasın, bunu dış dünyaya yansıtmayın!
Galatasaraylı genç futbolcu Taylan Antalyalı, LGBTİ+’ya destek veren bir tişörtü sosyal medyada giydi. Yobazların hakaretleri dışında, TV 100’de iki kişi, Emre Bol ve Turgay Demir, bu fotoğrafı acımasızca eleştirmenin ve demokratik tahammül seviyesizliklerini kanıtlamanın ötesinde “Antalyalı’nın bir daha milli takımda oynamamasını” savunmaya kadar gittiler! Madem beyin aktiviteleri o noktaya kadar gerileyebilmiş, o zaman bizim de “Emre Bol ve Turgay Demir bir daha gazeteci ve televizyoncu sıfatıyla medyayı kirletmesinler” talebini ortaya koyma hakkımız var değil mi? Galatasaray yönetiminin de “amasız-fakatsız” bir şekilde Antalyalı’nın arkasında durmasını alkışlıyor ve kendilerine çok teşekkür ediyorum!
Elmalı davası skandalı - Danıştay’ın ‘İstanbul Sözleşmesi’ kararı
LGBTİ+ dayak-şov skandalları, anlaşılan bu güruh için dünyaya rezil olma konusunda yeterli kalmıyor. Tam rezil rüsva olmak için, yalnız yetişkinlerin yaşam tarzına saldırmak yetmiyor. Bir de çocuklara yönelik istismarları koruma altına almaları lazım! Dikkat edin, çocukları koruma altına almaktan söz etmiyorum. İstismar ve tecavüzcüleri koruma altına alanlardan söz ediyorum. Elmalı davası konusunda yapılan bir sürü yüz kızartıcı hukuk uygulaması, aynen suçlu kravat taktı diye iyi hal indirimi yapma peşinde koşan zevatla aynı seviyede. Lütfen gündemdeki bu olayı baştan anlatmamı beklemeyin. Ama hukukun bu gidişatı hiç umut verici değil. Evrensel hukukun savunduğu düşüncelerin gereklerini değil, iktidarın işaret ettiği konuların savunusunu yapıyorlar. Çocukların mahvolmuş psikolojilerini savunacaklarına, bunun üzerine kafa yoracaklarına, hâlâ akıl almaz şekilde, istismarcıların suçlarının kesin kanıtlarını istiyorlar. Lütfen UCİM’i ve Saadet Öğretmen’i takip edin, gösterdikleri mücadeleden ötürü hepimiz minnettarız. Kendisinin de açıkladığı gibi, 4. yargı paketi ile değiştirilen ve talep edilen somut delil uygulaması her şeyin daha da kötüye gitmesini sağlıyor ve bu istismarcıların kendini savunma argümanı haline dönüşüyor. Kötü insanların cirit attığı bir dünyada devlet çocukları korumalıdır, istismarcıları değil!
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/bedri-baykam/milletin-cinselliginin-yakasindan-dusun-artik-
TİP Milletvekili Sera Kadıgil, Onur Yürüyüşü'ndeki polis şiddetini Soylu'ya sordu
TİP İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, polislerin Onur Yürüyüşü'ndeki saldırısını Meclis gündemine taşıdı. Soylu tarafından yanıtlandırılması talebiyle soru önergesi hazırlayan Kadıgil, "Vatandaşların can ve mal güvenliğini tehdit eden görevliler görevde kalmaya devam edecek midir?" dedi.
Türkiye İşçi Partisi (TİP) İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, bu yıl da yasaklanarak hedef gösterilen Onur Yürüyüşü'nde polislerin LGBTİ+'lara ve eyleme destek veren yurttaşlara saldırılarına ilişkin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun yanıtlaması istemiyle soru önergesi hazırladı.
Önergede 19’uncu LGBTİ+ ‘Onur Yürüyüşü’ için yapılan başvurunun ‘genel sağlık, genel ahlak ve olası şiddet terör’ gerekçesiyle hukuksuz bir şeklide yasaklandığı belirtilirken, "26 Haziran günü Taksim’de gerçekleştirilen yürüyüşe ise polisin orantısız güç kullanarak şiddetle engel olmaya çalıştığı, toplanan kalabalığın darp edilerek dağıtıldığı ve bu esnada pek çok kişinin yaralandığı, bir avukatın ayağından yaralandığı, işini yapan bir gazetecinin işkenceyle gözaltına alındığı ve 47 kişinin ters kelepçeyle zor kullanarak göz altına alındığı görülmüştür" denildi.
Sera Kadıgil Soylu'ya şu soruları yöneltti:
"1- Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD), İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nin 30 Haziran 2019’da İstanbul Valiliği tarafından her yıl açıklanan toplantı, gösteri ve yürüyüş alanlarından biri olan Bakırköy Meydanı’nda miting başvurusunun reddedilmesi üzerine açtığı davada Bölge İdare Mahkemesinin verdiği kararda; “Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının, ifade özgürlüğü ile birlikte çoğulcu demokrasi içindeki yeri ve önemi ile demokratik toplumun temellerinden birisi olduğu tartışılmamaktadır. Çünkü ifade özgürlüğü bireylerin şahsiyetini geliştirmesinin ve sonuçta demokratik toplumun tam olarak oluşmasının temel koşuludur” ifadeleri kullanılarak yasağın hukuka aykırı olduğunu hükme bağlanmıştır. Söz konusu emsal karara rağmen, bu yıl Maltepe meydanı için “yasak” kararının alınmasının gerekçesi nedir?
Bakanlığınıza bağlı Valiliklerin, anayasa tarafından güvence altına alınan gösteri ve yürüyüş hakkının yasaklanmasının gerekçesi olarak gösterilen “genel ahlak” anlayışı nedir?
2- Anayasal hakkını kullanarak sokakta basın açıklaması okuyan bir kadının üzerine Beyoğlu polis amirinin hınçla saldırıp engellenmesinin ve kadını yere fırlatmasının gerekçesi ve hukuki dayanağı nedir?
3- Pandemi koşullarında ters kelepçe ile hiçbir hukuki gerekçe olmadığı halde keyfi şekilde ve darp edilerek gözaltına alınanların saatlerce kapalı bir ortam olan ekip minibüsünde bekletilmesi, klimalar ve havalandırma çalıştırılmaksızın kapalı alanlarda hakaret ve taciz edilerek oturtulmaları “genel sağlığın korunması” ilkelerine uygun mudur? Hemen aynı gece salıverilen bu insanların gözaltına alınmasının hukuki dayanağı nedir?
4- Anayasa’nın 34. Maddesi’nde “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” ilkesinin ihlal edilmesine neden olan idari amirler ve bu şahısların hukuksuz emirlerine koşulsuz itaat eden bir kısım emniyet mensubu hakkında herhangi bir yasal işlem başlatılmış mıdır? Vatandaşların can ve mal güvenliğini tehdit eden görevliler görevde kalmaya devam edecek midir?
5- 4 Haziran 2020 İstanbul Maçka Parkında ve 21 Temmuz 2020 Beylikdüzü ilçesinde LGBTİ+’lara yönelik nefret saldırılarına ilişkin verdiğimiz soru önergesine gönderdiğiniz yanıtta kullandığınız:
“Her türlü ayrımcılığa karşı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine taraf olan ve bunu Anayasadaki eşitlik ilkesi ile muhafaza eden ülkemiz nefret suçlarına karşı gerekli hassasiyeti göstermektedir” ifadelerinin hala arkasında mısınız?
Öyleyse LGBTİ+’ların anayasal hakkının “genel ahlak” gerekçesiyle yasaklayan Valiliğin ve halka orantısız güç uygulayan hatta kendi sosyal medya profilinde açıkça LGBTİ+’ları sapkın gördüğünü ifade etmekten geri durmayan bir kısım emniyet mensubunun “ayrımcılık ve nefret” suçu işlediğini ve Bakanlığınızın bizzat tarafınızdan ifade edilen tutumunu reddettiğini düşünüyor musunuz?
6- “Onur Yürüyüşü”nü haber yapmak için alanda bulunan AFP muhabiri Bülent Kılıç’ın, polisler tarafından hayatını tehlikeye atacak şekilde yere yatırılarak boğazına bastırılmasını, darp edilmesinin, fotoğraf makinesinin kırılarak, ters kelepçe ile gözaltına alınmasının ve dolayısıyla görevini yapmasının engellenmesinin gerekçesi ve hukuki dayanağı nedir? Kılıç’ı darp eden polisler hakkında başlatıldığı duyurulan soruşturma ne aşamadadır?
Öte yandan Bülent Kılıç’a uygulanan şiddet görüntülerinin kamuoyunda yarattığı infialin ardından İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, Kılıç’ın basın mensubu olduğunun karakolda işlem yapılırken öğrenildiği ifade edilmiştir. Kılıç’ın basın mensubu olup olmaması ile uygulanan şiddet arasında nasıl bir ilişki vardır?
7- Bir vatandaşın, atılan ses bombaları üzerine evinin balkonundan “Ses bombası kullanmayın, çocuklar korkuyor” diye uyarması üzerine polis amirinin “Ne bombası lan y..vşak, gel buraya” diye hakaret ederek bağırmasının ve “Gidin evinden alın” talimatı vermesi üzerine vatandaşın çocuklarının yanında zorla evinden gözaltına alınarak Emniyet Müdürlüğüne götürülmesinin gerekçesi ve hukuki dayanağı nedir?
Kamu görevi yapması gereken Emniyet amiri vatandaşa küfretme hakkını nereden almaktadır? Vatandaşa küfretmek “genel ahlak” a uygun mudur?
8- Bir kafede Murat Kahya isimli vatandaşa polis amir yardımcısının gelerek keyfi olarak ‘eğer kafedeysen sandalyeye otur’ şeklinde komut vermesinin ardından ayakta durmak istediğini ifade eden vatandaşı zor kullanarak ters kelepçeyle göz altına aldırmasının gerekçesi ve hukuki dayanağı nedir? Kafede ayakta durmak ne zaman hangi “idari” işlemle yasaklanmıştır?
9- Mis Sokakta hukuksuz şekilde gözaltına alınan ve darp edilen insanlara yardımcı olmak amacıyla gittiğim ve bir polis amir yardımcısıyla gayet düzeyli bir şekilde müzakere ederken yanımızda belirip 30 cm ötemden bağırmaya başlayan ve akabinde “bunları süpürün” talimatı vererek kalkanlı bir tabur polisi bir milletvekilinin ve beraberindeki heyetin üstünde saldırtan, bu esnada beraberimde bulunan avukatımın hastanede müdahale gerektirecek şekilde ayağından yaralanmasına sebep olan Beyoğlu Polis Amiri devletin kolluk güçlerini kanunsuz bir şekilde sevk ve idare etme hakkını kimden almaktadır?
10- Yukarıda ayrı ayrı tüm hukuksuz eylemleri sıralanan ve yaptıkları gerek video ve fotoğraf kayıtları gerek ben dahil yüzlerce insanın şahitliği ile sabit olan kamu görevlileri hakkında soruşturma açmayı düşünüyor musunuz yoksa işbu eylemler Bakanlığınız nezdinde hukuka uygun mu bulunmaktadır?"
İstanbul'da Onur Yürüyüşü: Gözaltı, darp ve işkence
Fotoğraf: İŞHAN ERDİNÇ
Varduhi Balyan 08.07.2021
Her yıl haziran ayının son hafta sonu yapılan Onur Yürüyüşü ise bu yıl polisin çok sert saldırısıyla geçti. İstanbul Valiliği’nin Maltepe Miting alanını yasaklamasının ardından Taksim’de yapılmak istenen 19. İstanbul Onur Yürüyüşü, bu kez de Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından engelledi. Taksim’de toplanan kitleye polis saldırdı, en az 20 kişi gözaltına alındı. Polisin plastik mermi kullandığı yürüyüşte gözaltına alınanlara ters kelepçe takıldı, darp edildi. Polisin hedefindekiler yalnızca yürüyüşe katılanlar değildi. Mis Sokak’taki kafelerde oturanlara da saldıran polis, onları da darp etti, yürüyüşe destek olanları gözaltına aldı.
LGBTİ+ bireyler ve LGBTİ+ bireylere destek veren kişilerin katılımıyla yapılması planlanan Onur Ayı etkinlikleri, yerel yöneticilerin engellemeleri sonucu yasaklandı. İlk olarak Heybeliada’da yapılacak olan Pride etkinliği, yazılı bir yasak olmamasına rağmen polis tarafından engellendi ve yapılamadı. Etkinlik, daha sonra piknik yapmak üzere Şişli’deki Maçka Parkı’na taşındı. Ancak polis, orada da LGBTİ+ bireylere saldırarak etkinliğin yapılmasına izin vermedi.
Her yıl haziran ayının son hafta sonu yapılan Onur Yürüyüşü ise bu yıl polisin çok sert saldırısıyla geçti. İstanbul Valiliği’nin Maltepe Miting alanını yasaklamasının ardından Taksim’de yapılmak istenen 19. İstanbul Onur Yürüyüşü, bu kez de Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından engelledi. Taksim’de toplanan kitleye polis saldırdı, en az 20 kişi gözaltına alındı. Polisin plastik mermi kullandığı yürüyüşte gözaltına alınanlara ters kelepçe takıldı, darp edildi. Polisin hedefindekiler yalnızca yürüyüşe katılanlar değildi. Mis Sokak’taki kafelerde oturanlara da saldıran polis, onları da darp etti, yürüyüşe destek olanları gözaltına aldı.
Mis Sokak’taki kafelerdeki kişileri oturdukları yerden kaldıran polis, sokağa kimseyi sokmadı. Gazeteci olarak alana girmek istediğini belirten bir gazeteciye polis, “Müdürümüz özellikle gazetecileri alma dedi” cevabını verdi.
Eylemde gözaltına alınan isimlerden biri de AFP fotomuhabiri Bülent Kılıç’tı. Polis, gözaltına aldığı sırada Kılıç’ın sırtına basarak, nefessiz kalmasına neden oldu. Kılıç’ın “Nefes alamıyorum” diye bağırması, sokaktaki vatandaşların olayı kameraya alması sonucu belgelendi.
28 Haziran Salı günü, İstanbul Bab-ı Ali’de fotomuhabirler Bülent Kılıç’a destek amaçlı bir eylem düzenledi. Gazeteciler, fotoğraf makinelerini ve kameralarını İstanbul Valiliği’nin demir kapısına astı.
‘Böyle bir muameleyle karşılaşmamıştım’
Olay anını Agos’a değerlendiren Kılıç, şu ifadeleri kullandı: “Polis yeni bir taktik geliştirmiş sanırım, bir polis grubu göstericiyi etkisiz hale getirirken diğer bir grup da basını özellikle uzak tutmaya çalışıyor. Eskiden göstericilerle polis arasında bağımsız bir alan olurdu; biz orada dururduk, orası bize ait bir alandı. Son zamanlarda öyle bir alan kalmadı. Göstericilere müdahale edilmeye başlanınca gazetecilere de müdahale ediliyor. Yani bu çok ilginç bir durum. O gün orada bulunan göstericilerden, protesto hakkını kullanan insanlardan önce ben alındım. Pervasızca makinamı sokağa attılar. Gidip sonra makinamı bulduk sokakta.”
Daha önce bu boyutta bir şiddete maruz kalmadığını belirten Kılıç, şöyle konuştu: “Çok şiddete maruz kalmama rağmen daha önce birebir bu şekilde bir muameleyle karşılaşmamıştım. Beklemediğiniz bir taraftan geliyor. Türkiye Cumhuriyeti polisinin, boynuma diziyle basabileceğini hiç beklemezdim. En fazla sizi alıp götürürler, 10 metre uzaklaşınca da ‘Abi sakin ol’ dersin, o da sakinleşir, ‘Ya işte, kusura bakma vs.’ der, bırakır. En fazla bu. Geçmişte de oldu, polislerle bağırıp çağırdık birbirimize, arkadaşımızı alırdık. Getirirlerdi veya ‘Kusura bakma’ derlerdi. Şimdi göstericinin boğazını sıkıyorsun, bu başlı başına bir demokrasi problemi, başlı başına bir insan hakkı problemi. Bir de gazetecinin tepesine çıkmış, boynuna bastırıyorsun. Bu artık körelmiş, çoraklaşmış bir ülke demokrasisi. Başka ne olabilir? Yozlaşmış ve cehalete teslim olmuş bir anlayış. Gazetecinin ne iş yaptığı ne görevle orada olduğu polisin kafasında yok. Polisin öyle bir algısı yok. Gazetecilere uluslararası kanunlarda net, açıklanmış haklarıyla davranmak zorundasınız.”
‘Aklıma ilk George Floyd geldi’
Bülent Kılıç, olayı mahkemeye taşıyacağını söyleyerek, avukatıyla birlikte suç duyurusunda bulunduklarını belirtti.
Polisin, gözaltına aldığı sırada kendisini nefessiz bıraktığını söyleyen AP fotomuhabiri, o ânı ise şu sözlerle anlattı: “Hiç abartmadan söylüyorum, aklıma kazınmış tek şey, George Floyd’du. Nefesim kesildiği anda o görüntü vardı zihnimde. Aklıma ilk gelen oydu, o panik durumu... O adamın panik durumu, çaresizliği...
‘Değişim ilk yasakla başladı’
LGBTİ+ aktivisti ve avukat Levent Pişkin, polisin sert saldırısıyla geçen Onur Yürüyüşü’nü ve hükümetin son yıllarda LGBTİ+’lara yönelik değişen politikasını anlattı: “Özelde siyasî iktidarın, genel anlamdaysa devletin LGBTİ+’lara yönelik politika değişikliği 2015 yılına dayanıyor. Bir başka deyişle, ilk Onur Yürüyüşü yasağının başladığı zamana. 2015’ten önce var olan ‘inkâr-yok sayma’ politikası LGBTİ+ hareketinin görünürlüğünün yok sayılamayacak, görmezden gelinemeyecek boyuta ulaşması ve kendisini bir toplumsal muhalefet odağı olarak ortaya koymasıyla doğrudan hedef haline geldi ve sistematik bir nefret/düşmanlık politikası hasıl oldu. LGBTİ+ varoluşunu imgeleyen simgelere ve etkinliklere yönelik tutum, artan bir düşmanlık ve yasak politikasıyla sürdürüle geldi. Ankara’da ve diğer illerde yürürlüğe konulan süresiz LGBTİ+ etkinliklerine yönelik yasak, kullandığımız sloganlara ‘örgüt sloganı’ muamelesi yapan ve bu yönde anons geçen kolluk tutumu ve hep beraber içinden geçtiğimiz İstanbul Sözleşmesi süreci bunlardan birkaç örnek. İdarenin eşitliği ve tarafsızlığını hiçe sayan, anayasanın ilgili maddelerini ve uluslararası sözleşmeleri tek tek ve bir arada ihlal eden ‘sapkın’, ‘azgın’ gibi nefret söylemleri ve son aşamada resmî bir metinde LGBTİ+ varoluşunun ‘Türk aile yapısına tehdit’ olarak tanımlanması geçen hafta düzenlenmek istenen İstanbul Onur Haftası ve Onur Yürüyüşü etkinliklerine yönelik işkence seviyesindeki müdahalenin ve düşmanlaştırma ve kriminalize etme tutumunun önden döşenen taşlarıydı.”
‘Yasaklar anayasaya aykırı’
Pişkin, devletin LGBTİ+ bireylere uyguladığı ayrımcı politikaların, anayasaya aykırı olduğunu şu örneklerle ifade ediyor: “Gökkuşağı bayrağı ya da LGBTİ+’ların kullandıkları sembollere ilişkin olarak uygulama ise düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti başlıklı Anayasa’nın 26. maddesine alenen aykırı olduğu gibi Anayasa’nın eşitliği düzenleyen 10. maddesine de aykırılık teşkil ediyor. Bir başka deyişle bu sembollere yasadışı muamelesi yapılmasının kendisi yasadışı bir tutumdur. Bu izahtan vareste ayrımcılık olup, herkese eşit davranma yükümlülüğü olan devletin yurttaşları arasında hiyerarşi kurması ve bir grubun/kesimin varoluşunu kriminalize etmesi anlamına gelmekte çünkü LGBTİ+’ları sembolize eden imge ve görselleri yasaklamak aslında LGBTİ+ varoluşuna yönelik bir yasak anlamına gelmekte de facto LGBTİ+ varoluşu yasaklanmaktadır.”
‘Kitleye yönelik ilk saldırı’
LGBTİ+ aktivisti Ari de Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan isimler arasındaydı. Ari, Maçka Parkı’nda başlayan yasaklamalar ve Taksim’de engellenen yürüyüşte yaşadıklarını Agos’a anlattı: “Ben yıllardır onur haftaları ve yürüyüşlerinde, LGBTİ+ aktivizminin içinde olan biri olarak özellikle bu kadar sert bir müdahaleyi, hele Maçka Parkı gibi herkesin günlük olarak kullandığı bir alanda beklemiyordum. Heybeliada’daki etkinlik içinse hem adanın uzak olmasından hem de oradaki işletmenin tehdit edilmesinden kaynaklı, oraya gelecek kişilerin güvende olması adına şehrin merkezinde herkesin kullandığı, ulaşımın rahat olduğu yerde etkinlik yapmak daha mantıklıydı. Yine de dediğim gibi, böylesi bir şeyi şahsen asla beklemiyordum. Onur Haftası’nın etkinliklerinin yasaklanması için Kaymakamlık kararlarıyla girişimler daha önce de olmuştu ama etkinliklere saldırı ilk kez bu yıl yaşandı. Daha önceki etkinliklerde doğrudan kitleye yönelik polis saldırısı olmamıştı. Böyle bir fark var. Yıllardır Onur Yürüyüşlerine izin verilmiyordu ama yine de bir şekilde yapılıyordu. Geçen yıldan beri pandemi sürecinin de etkisiyle fiziksel olarak bir araya gelemediğimiz böyle bir dönemin ardından herkese açık olan ve açık havada kamusal alanda bulunmamız engellenmiş oldu. Bu her açıdan hukuksuz ve yasal dayanağı yok. Yasaları bir kenara bırakalım çünkü gökkuşağı renklerini yasaklanmaya çalışıldığı bir dönemde yasalardan bahsetmek anlamsızlaşıyor. Bu kadar absürt bir noktaya vardığımızda bile pikniğin müdahaleye maruz kalmasını beklemiyorduk açıkçası.
‘Polis hiçbir şekilde iletişim kabul etmedi’
Ari, Mis Sokak’taki polis saldırısını ise şöyle özetledi: “Pazar günleri sokağa çıkma yasaklarından dolayı uzun zamandan sonra Onur Yürüyüşü, Cumartesi gününe alındı. Her yıl saat 17.00 için çağrı yapılır. Program açıklandığında kamuylakamuyla açık bir şekilde paylaşılmıştı çağrı. Oraya 14.00-14.30 civarında gittim. Zaten ara sokaklar polisler tarafından kapatılmaya başlanmıştı ve her yerdeki polis varlığını görmemek mümkün değildi. Biz gittiğimizde oradaki mekânlarda oturduk, herhangi bir cumartesi öğleden sonra Beyoğlu’nda oturduğumuz bir gün gibiydi. Mis Sokak’taydık ve ekstra bir kalabalık yoktu. Böyle bir andı. Yavaş yavaş insanların gelmeye başladığı bir saatti ama öyle bir kalabalık yoktu. ‘Sert bir müdahale oldu’ dememizin sebebi polisin hiçbir şekilde iletişim kabul etmemesiydi. Saat 17.00 olsa basın açıklaması yapılacak mı, buna izin verilecek mi, bunları düşünürdük. Hayır, biz masalarda oturuyorduk ve polis birden üstümüze geldi. Böyle bir müdahale oldu. Nihayetinde bir arbedeye dönüştü. O sokakta bulunan herkes darp edildi diyebilirim.”
Gözaltına alınma sebebine de değinen LGBT+ aktivisti, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bizim gözaltına alınma sebebimiz, izin verilmeyen bir gösteriye katılmak. Şimdi şüpheliyiz, buna karşı çıktığımız için durum bu. Sonrasında darp için ayrıca şikâyette bulunabileceğiz. Bizim emniyete varmamız çok uzun sürdü. Gözaltı aracının içinde hem sözlü tehditler, hakaretler hem de fiziksel olarak darp edildik. Arkadaşlarımızın ters kelepçeden çıkarmalarını talep ederken bizi de aynı şeyle tehdit ediyorlardı. Bunun dışında da çeşitli tehditler vardı. Gözaltına alınma esnasında da şiddeti gösteren görüntüler ve fotoğraflar mevcut.”
‘Çok öfkeliyim’
Ari, son olarak şunları söyledi: “Çok öfkeliyim. Bu, en başta gelen duygum. Bu kadar haksızlık, hukuksuzluk, bu kadar her yolun kapanması üzüntü değil öfke uyandırıyor bende. Doğrudan bu kadar saldırgan olması tesadüfî değil ve bunların nelere, hangi politik tavırların yol açtığını görmemek mümkün değil. Tam da bu yüzden mücadele ediyoruz. Mücadele etmemek gibi bir lüksümüz yok. Bu, varoluşla ilgili bir mücadele ama çok yorucu hale getirdiler. Cumartesi günü o kalabalık bütün Beyoğlu’nu adım adım, sloganlarla direnerek pes etmeden yürümeseydi bugün belki daha zayıf hissedecektim ama biliyorum ki yalnız değilim. Güçlü bir komünitenin parçasıyım ve bu komümite olarak var olmak için mücadelemizi sürdüreceğiz.”
Antalyalı destek verdi, bazı spor yorumcuları hedef gösterdi
Galatasaray Futbol Takımı oyuncularından Taylan Antalyalı, kişisel Instagram hesabından ‘Powered by Pride’ (Gücünü onurdan alır) yazılı bir tişört giydiği fotoğrafını paylaştı. Paylaşım üzerine bazı spor yorumcuları Antalyalı’yı hedef göstererek linç girişiminde bulundu. Buna karşın birçok sporcu ve spor yazarı, futbolcuya destek mesajları verdi. Beşiktaş Erkek Futbol Takımı oyuncularından Umut Nayir, Antalyalı’ya destek veren ilk isimdi.
Galatasaray Spor Kulübü de futbolcusunun yanında olduğunu açıkladı. Kulübün basın sözcüsü Remzi Sanver, Galatasaray TV’ye yaptığı açıklamada tereddütsüz bir biçimde futbolcularının yanında oldukları ve istemesi durumda hukuki süreçler de dahil olmak üzere her türlü desteği vermeye hazır olduklarını söyledi: “Galatasaray değerlerini bir aydınlanma geleneği olan Galatasaray Mektebi'nden alır. Bu değerler arasında da ifade özgürlüğü ve hiç kimsenin kimliğinden dolayı ayrımcılığa uğramaması vardır. Bu değerler arasında ayrımcılığa uğrayanların yanında durmak için illa o kimliğe sahip olmanın gerekmediğinin bilinci vardır.”
“Taylan Antalyalı’nın sosyal medyada bu yönde verdiği mesajdan dolayı muhatap olduğu, demokratik eleştiri sınırlarının çok dışındaki ifadeleri en güçlü şekilde kınadıklarını” belirten Sanver sözlerini şöyle tamamladı: “Sevgili Taylan kardeşimiz, Galatasaray Yönetim Kurulu olarak kulübümüzün mensubu olmanla gurur duyuyor, büyük Galatasaray ailesinin bir evladı olarak seni bağrımıza basıyor ve sevgiyle selamlıyoruz.”
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/25897/istanbul-da-onur-yuruyusu-gozalti-darp-ve-iskence







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder