Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2021 Cumartesi

TRANS, DRAG QUEEN, OYUNCU "Benim varoluşum onurdur"

Oyuncu, drag queen Seyhan Arman’la, Adana’dan İstanbul’a göçüne, Matmazel Coco’yu yaratmasına, Onur Ayı’na, oyunculuğa pek çok şeyi konuştuk. Diyor ki: Benim varoluşum onurdur, benim için 12 ay da onur ayıdır.


Oyuncu ve drag queen performansçısı Seyhan Arman'la, Adana'dan İstanbul'a göçüne, Matmazel Coco'yu yaratmasına, Onur Ayı'na, oyunculuğa geniş bir alanda söyleştik.

Seyhan Arman, tüm bu cümbüşlü gullümlü konular arasında homofobiye karşı da mesaj verdi:

Benim hayatıma direkt olarak yansımıyordur ama genel olarak transların hayatına yansıyordur. Bir çoğumuz seks işçiliği yapıyoruz. Sokakta çalışan bir trans seks işçisine ülkenin en önemli yetkileri nefret söylemi sarf ettiğinde sokaktaki kişiler de 'o böyle diyorsa öldüreyim saldırayım o zaman' diyor. Ya da bunu bahane ediyor. Kürtlere, Ermenilere, kadınlara yapılanlar gibi...

Unutmadan hatırlatayım podcast söyleşimizin tamamında tüm detayları dinlemeniz mümkün.

Geçmiş söyleşilerinizden birinde, "Ben 35 yıldır bir transseksüel kadınım. Ana rahmine düştüğüm andan itibaren. Bilimde böyle bir açıklaması olmayabilir, din adamları buna karşı gelebilir, bütün dünya 'Hayır Seyhan, yanılıyorsun' diyebilir. Gerçekten umurumda değil" diyorsunuz... Size bunu söyleten his ne?

Şu anda 41 yaşındayım. 42 yıldır transseksüelim. Anne karnına düştüğümden beri. Yani trans doğdum.

Bilimin söylediği şeyleri ciddiye almıyor değilim alıyorum. Bilim daha düne kadar "eşcinsellik hastalıktır" diyordu bugün demiyor.

İnsanların genel kabul ettiği şeyleri kabul etmek zorunda olmadığımı düşünüyorum özellikle öznesi olduğumuz konularda. Bir zamanlar da "kadınlar cadıdır" diyorlardı ama biz cadı olmadığımızı biliyorduk.

"İtildiğim değil istediğim yoldan yürüdüm"

Az önce canlı yayında dinledim sizi.. Birçok insan "Seyhan Arman seviliyorsun" yazdı. Bu enerjiyi nasıl sağladınız?

Biraz özgüvenden kaynaklı. Kendi hayatımı yoluna koymakla ilgili bir yol belirledim.

 Var olan huyum davranışlarım beni hep kurtardı.Beni görece şanslı yaptı. İtildiğim yoldan istediğim yola yöneltti bu tarzım. Huyum yani. Rol yapmadım. Neysem onu anlatıyorum, yaşıyorum.

Bazıları özgüvenimden nefret ederler. Sevenler de bu gerçekliğimden seviyorlar.

Adanalı olmak....

Yıllarca Adana'yı da hiç sevmedim aslında çünkü o zamanlar çok sorun yaşadım cinsiyet kimliğimle ilgili. Adana'yı çok sevmedim terk ederken güle oynaya geldim.

İstanbul'u çok seviyorum. Burada yaşadığım için kendimi çok şanslı sayıyorum. Ama 20 yıl Adana'da yaşadım. Oranın kültürünü aldım.

Zamanla benimle aynı havayı solumuş insanlarla farkı bağlantılar kurdum.

20 yaşındaydım İstanbul'a geldiğimde. Çok sık gittim Adana'ya. Ailem hâlâ orada yaşıyor. Adanalıyım sonuçta.

Bazılarına göre Adanalı olmak alt sınıf sayıldığı için varoş sayıldığı için, bir nevi kabulleniş gibi sürekli söylüyorum bunu: Adanalıyım!

Trans kadınlığımı kabul etmek gibi. Bu kimliğim beni rahatsız etmiyor, bana negatif çağrıştırmıyor aynı Adana gibi.

Adana'nın negatif yönleri var. Ama bu benim gerçeğim. Adanalı gibi konuşuyorum. Oradan aldığım özelliklerim devam ediyor. Alevi olmaktan da gocunmuyorum. Kürt olmaktan da gocunmuyorum.

"Palyaço burnu bile bulamıyordum Adana'da"

Peki Adana'dan İstanbul'a nasıl geldiniz?

LGBTİ+ olmakla ilgili durumu Ankara'dan biliyorum. Oradaki trans ablalarımla bağlantım vardı. "Domezlik" dediğimiz usta çırak ilişkisi olan bir sistem vardı. Bana biçilen bir yol vardı. Ben o yolu tercih emek istemedim.

Çünkü zaten hep çalışıyordum. Adana'da çocuk tiyatrosunda oynuyordum. Tıpa tıp şov yapıyordum. Yani birçok işim vardı. Ama artık feminenliğim çok öne çıktı. Rahatsız olmaya başlamıştım Adana'da.

Çanakkale'ye tiyatro turnesine gitmiştim, oradan İstanbul'a arkadaşıma geldim.

Burada 15 gün kaldım, bir sürü özel tiyatro görmek, buradaki imkanları görmek heyecanlandırdı beni. Başka bir hayat.

Burası benim için yapılmış dedim. Palyaço ayakkabısı, palyaço burnu bile bulamıyordum Adana'da.

Mesela burada bu kolaylık vardı. Burada kendim olabileceğimi anladım. Olmak istediğim kişiyi burada olabilirim dedim.

 Adana'ya döndüm. Aileme söyledim. İstanbul'a geldiğimde bir bavulum bir de 2 milyon liram vardı cebimde. Adana'da kalsaydım olmak istediğim kişi olamayabilirdim.

Şöyle bir anım var. Adana'da bir eve gittim varlıklı bir aileydi. Beni çok sevdiler. Çocuklarının doğum gününde palyaçoydum. Aile de çocuk da çok tatlıydı...

Birkaç gün sonra yolda gördüm baba ve çocuğu. Tanışıyoruz diye düşündüm, yanlarına yaklaştım çocuğu sevecektim babası bana "Bir pislikmişim gibi" baktı. 17 yaşındaydım.

Ben aynı kişiyim bunlar iki gün önce bana ne kadar farkı davrandılar. Şimdi adam bana pislikmişim gibi davranmıştı.

Ben o zaman anladım ki bu şehirde çok sorun yaşayacağım oysa bunun Adana'yla ilgisi yoktu. Ben öyle zannediyordum o zamanlar.

"Selma Hanım'ı da, Ali'yi de oynadım"

Oyunculukla nasıl tanıştınız?

Adana'da engeliler tiyatrosu vardı. Yönetmeni, "bir sunucu rolü var oynar mısın?" dedi. Ben hepsini ezberledim. Oyunda sadece bahsedilen bir "Selma hanım" karakteri vardı, 'içeri girsin sahneye girsin' dedim. Onu da sahneye eklediler. Böyle azimli davrandım.

O oyunda Ali karakteri vardı, başrol. Onu da oynadım sonra. Üç karakteri oynadım yıllarca. Sonra Adana Sanat Tiyatrosu'nda çocuk tiyatrosu yapmaya başladım. Öyle de devam etti.

"Dünya değişiyor, Türkiye de değişecektir"

Tüm diziler filmler ikili cinsiyet üzerine kurulu. LGBTİ+ karakterlere pek yer verilmiyor. Buna dair ne söylemek istersiniz?

Setlerde kendimizi çok tanıtıyoruz. Bu nedenle teklifler geliyor. Karakterin cinsiyetiyle ilgilenmiyorum. Karakterin rolü doluysa cinsiyetin önemi yok. Kenarda durup "ayy ayolll" diyeceğim bir rol olacaksa hep oynamak istemiyorum.

Ülkemiz bu konuda bir ileri bir geri konumda. Ama ülkemiz bu konuda ilerleyecek ben buna inanıyorum.

Hatta bir dizi geldi. Benim deneme çekimlerim yapıldı. Çok beğenildi. Ama kanal demiş ki "asla olmaz". Benim yerime aşırı "feminen bir gay" karakter koydular. Çünkü bu inkâr edilebilir ama ben ayan beyan ortadayım inkâr edemeyeceklerdi.

Dünya değişiyor Türkiye de değişecektir. Pose ile ilgili yapımcılar Türkiye'de de translar seslendirecek dedi. Böyle böyle değişecek. Ben inanıyorum değişime. İlerlemenin önünde kimse duramaz. Değişecek yani.

Matmazel Coco'nun doğuşu: Bir kabare çıkmıştı...

Matmazel Coco nasıl ortaya çıktı?

O dönem tıpa tıp show yapıyordum ama modası kalmadı diyordum? Amsterdam'da bir drag queen görmüştüm. O da büyük popo yaptırmıştı. O beni çok etkiledi. Onun gibi mi yapsam diyordum?

Sonra biri kabare açılmıştı. Onlar da yeni bir karakter nasıl eklenir diye düşünüyorlardı. Anlattım nasıl bir şey yapmak istediğimi. O gün sivil olarak sahneye çıktım. Çok beğendiler ve Matmazel Coco başladı. Üzerine yeni bir şeyler koyarak ilerliyor.

"Kürtlere, Ermenilere, kadınlara yapılanlar gibi..."

LGBTİ+'lara nefret söylemlerinin sizin hayatınıza bir yansıması oluyor mu?

Hayatıma direkt olarak yansımıyordur ama genel olarak transların hayatına yansıyordur. Birçoğumuz seks işçiliği yapıyoruz.

 Sokakta çalışan bir trans seks işçisine ülkenin en önemli yetkileri nefret söylemi sarf ettiğinde sokaktaki kişiler de 'o böyle diyorsa öldüreyim saldırayım o zaman' diyor. Ya da bunu bahane ediyor. Kürtlere Ermenilere kadınlara yapılanlar gibi.

Sokakta her zaman ilk etapta trans kadınlara yansıyor homofobik söylemler. Görece korunaklı bir hayatım var gibi olsa da genel olarak bize yansıyor.

"Kendimi öteki saymıyorum, 'iyi ki' diyorum"

Kürt, Alevi, trans olmak size nasıl zorluklar yaşatıyor? Öteki olmak..

Kendimi öteki saymıyorum. Hep iyi ki diyorum. Hep ortadayım. Bir yanım Kürt bir yanım Türk. O kadar küçük yaşta tanıştım ki bu öteki olma hali ile bu beni daha güçlü yaptı.

 Kim sorun yaşamıyor ki bu hayatta? Benim savunma mekanizmam güçlü olduğu için daha az sorun yaşıyorum bence. Şişman olduğun için, sarışın olduğun için, köylü olduğun için o kadar çok ayrıştırılıyoruz ki...

Travmalarımızı yarıştıramayız. Hepimizin sorunlar yaşadığını düşünüyorum. Benim başıma neler geldi ah zavallıyım demiyorum hiç. Hep ben bunları yaşadım dedim kabul ettim. Yoluma baktım. Beni daha güçlü yaptı ve kendi yoluma baktım.

"Varoluşum yeterince onurlu..."

Onur Ayı mesajınız nedir?

 Özel günlerin bir anlamı yok benim için. Varoluşum yeterince onurlu. Varoluşuma sahip çıkmak için benim için onurlu. Benim için 12 ay onur ayı.

(EMK/PT) 

https://m.bianet.org/biamag/toplumsal-cinsiyet/246282-benim-varolusum-onurdur

21 Haziran 2021 Pazartesi

“LGBTİ+ hep vardı, hep var olacak”

 “LGBTİ+ hep vardı, hep var olacak”: Burçin Tetik ile öykü kitabı Annemin Kaburgası, edebiyat ve aktivizm üzerine konuştuk


Burçin Tetik’in Annemin Kaburgası adlı öykü kitabı, geçtiğimiz yıl belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz anda çıkmıştı karşımıza. Zorunlu olarak evlerimize çekilmiş, kendi sınırlı alanlarımızda bilmediğimiz koşullara uyum sağlamaya çalışıyorduk. Annemin Kaburgası bizi işte bu bocalamaların tam ortasında bulmuş, başka ihtimallere açılan sokaklarla kavuşturmuştu sonunda. Başka bedenlerin yan yana geldiği, buluşmaların, karşılaşmaların, hareketin çoğalarak arttığı o sokaklara… Burçin Tetik, bu sokakların kendi iç dünyası olduğunu söylüyor ve her bir karakterle birlikte bize iç dünyasından farklı kesitler sunuyor. Onunla birlikte bu sokaklarda geçen, buralarda yaşayan, komşumuz olan LGBTİ+ çocukların, göçmenlerin, lubunyaların, kadınların dünyalarına dalıyoruz.



İletişim yayınlarından çıkan Annemin Kaburgası dokuz kısa öyküden oluşuyor. Hatta bunlar arasından Eşçip adlı öykü 2015 yılında Türkiye Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda birincilik kazanırken, 2018 yılında da Yarım Saat,  Kaos GL’nin düzenlediği “13. Kadın Kadına Öykü Yarışması’nda özel ödüle layık görülmüştü. Yani evet, aslında ‘‘Benim iç dünyam’’ dediği hikayeleri, kurduğu dil ve yalın anlatımıyla takibe aldığımız bir yazar Burçin Tetik. Okuyucuyu kendi üzerine düşünmeye teşvik eden Annemin Kaburgası da sonunda akıllarda, kalplerde güzel bir tat bırakıyor. Hem sadece edebiyatla da değil; 5 Harfliler, Amargi, bianet, sisterhood-magazine, die tageszeitung gibi mecralarda Türkçe, Almanca, İngilizce yazdığı yazılarıyla ve önümüze düşen tweet’leriyle de…

Henüz okuyucularıyla imza gününde buluşamamış, kitabını rafta görememiş olsa da online buluşmalarda, röportajlarda bir araya geldiğimiz Burçin Tetik ile ilk öykü kitabı, kuir yazın, edebiyat dünyasındaki ifşalar ve aktivizm üzerine sohbet ettik.

* Selam Burçin, ilk öykü kitabın Annemin Kaburgası geçen yıl raflarda yerini aldı ama o raflar ile de aramıza fiziksel mesafe aldığımız bir yıldı maalesef. Senin için zaman nasıl geçti? Hem ilk basılı kitap heyecanı hem de pandemi bir arada. Bir yandan göçmenlik… Nasılsın?

- Selam Senem. Bunu epeydir soran olmamıştı galiba. İyi diyelim, iyi olalım çünkü gerçek şu ki pek de iyi değiliz. Sevdiklerimizden, ailelerimizden uzakta, kısıtlanmış hayatlar içinde yaşamak zorundayız bir yılı aşkın bir zamandır. Henüz kitabımı hiç rafta göremedim. Bir kitapçıya girip kitabımı elime alamadım. Göçmenlik de hem avantajlarla hem dezavantajlarla geldi pandemi zamanında. Almanya’da sokağa çıkma yasakları Türkiye’ye göre çok daha hafif, hareket özgürlüğünü kısıtlamamak için çeşitli önlemler alınıyor. Ancak devlet sınırları da hiç olmadığı kadar belirgin bu günlerde. Bir yıldan fazladır ailemin, sevdiklerimin yaşadığım ülkeye beni ziyarete gelmesi resmi olarak yasak. Zor zamanlardan geçiyoruz gerçekten de.

* Annemin Kaburgası ilk elime geçtiğinde Tersine Dünya benzeri hikayeler sanmıştım, isminden dolayı. Annemin Kaburgası’nın kesinlikle Havva ile ilgisi var ama düşündüğümden bambaşka hikayelerle karşılaştım. Her biri sırayla elimi tutup, bir diğer kahramanıza götürdü. Dokuz farklı öykü… Kitabın sonunda sanki hepsi birbirini tanıyor, sanki kasap ile yüncü aynı sokaktaymış gibi hissettim. Bu insanlar nasıl bir araya geldi?

- Kasap ile yüncünün aynı sokakta olması… Ne güzel bir betimleme bu. Galiba o sokak benim iç dünyam. Okuru o sokağa taşıyabildiysem, kaldırımlarında beraber yürüyebildiysek ne mutlu bana. Bu insanlar aslında zaten bir arada. Hakikaten de o kasaba girenle, hatta belki de kasabın kendisiyle birkaç sokak ötedeki yüncüye giden, sonra bir otobüse atlayıp Beyoğlu’nda Keramet’e fal baktıran aynı kişiler. O kadar da yok birbirimizden farkımız. Yalnızlık, aidiyetsizlik, aileden uzaklık, yetersizlik, yabancılık hissi neredeyse herkesin aşina olduğu duygular. Dışarı belli etmesek de herkesin içinde fırtınalar kopuyor, herkes bir diğerine özenerek bakıyor, asla o diğeri kadar yeterli, akıllı, tam, kadın, erkek olmadığına inanıyor. O sokakta komşuyuz o yüzden de.

* Üniversitede edebiyat bölümündeydin ve uzun zamandır gazetecilik yapıyorsun. Yazmak, hikaye anlatmak senin uzun zamandır mesai ve emek verdiğin uğraşlar. Dert edindiğin meseleleri kapsayıcı bir feminist yaklaşım benimseyerek yazı aracılığıyla aktarıyorsun. Edebiyatı aktivizm alanı olarak görüyor musun? Sence edebiyatın aktivizmdeki rolü nedir?

- Bu sorunun yanıtı biraz karışık galiba. Aktivizmin sanat ile ilişkisi bence üzerine daha çok düşünmemiz, konuşmamız gereken bir mesele. Evet, ben hem aktivistim hem gazetecilik yapıyorum hem de edebiyatla uğraşıyorum. Bunların kesiştiği ve birbirinden ayrıştığı yerler var. Örneğin bir öyküde didaktizm, açıklayıcılık yaparsanız okuru itersiniz ancak bir makalede yeterince açıklayıcı olmazsanız okuru bilgilendirmemiş olursunuz. Keza aktivizm alanında da bilgilendirici ve akılda kalacak çarpıcı metinler oluşturmak gerekiyor. Bu anlamda hepsi farklı bir tür hikaye anlatıcılığı gerektiren uğraşlar ve aktivizmi hiçbir filtreden geçirmeden edebiyat alanına çekmek bence mümkün değil.

Siz mücadelesiyle çok özdeşleştiğiniz bir aktivistin öyküsünü anlatsanız bile onun çelişkilerini, içsel karmaşasını, sadece siyah ve beyazlarını değil tüm renklerini düşünmek ve buna uygun bir karakter çizmek zorundasınız. Yoksa iki boyutlu tiplemelerden ileri gitmek, sahici bir anlatı ortaya çıkarmak zor olacaktır. Ayrıca anlattığınız hikayelerde tek tip değil de çeşitli arka planlardan ve kimliklerden kahramanlar olunca otomatik olarak aktivizm yapmış olmuyorsunuz. Belki neden bazılarının sesini, öykülerini duyunca bunu “aktivizm” diye niteleyenler oluyor, onu anlamak lazım. Genel anlamda bir kişi nasıl hem aktivizm yapıp hem de mühendis, mimar olabiliyorsa, aktivizm yapan biri aynı zamanda yazar ya da gazeteci de olabilir, oluyor. Çok yönlülük aslında bir zenginlik bu anlamda.

* onur duyanların, LGBTİ+ çocukların, göçmenlerin, lubunyaların, kadınların, cis-heteronormatif ile derdi olanların kitabı Annemin Kaburgası. Türkçe edebiyat için büyük katkı.

*Türkçe edebiyatta, LGBTİ+ kimlikler 1960 yıllardan itibaren kendini gösterirken daha çok eşcinsel erkek anlatılıyor, kuir kahramanlar 1990 yılı sonrası edebiyatta görünür oluyor.

Genellikle alay konusu ya da hep ölümle biten hikayeler… Peki Türkçe edebiyat çatısı altında kuir edebiyatın varlığından bahsedebilir miyiz? ‘‘Kuir edebiyat’’ diye özellikle belirtmeli miyiz? Kuir bir bireyin yazdığı her şey kuir yazın mıdır ya da LGBTİ+ bireylerin anlatıldığı, kuir potansiyel taşıyan her hikaye için çatı bir başlık olarak LGBTİ+ edebiyatı diyebilir miyiz? Kafamızda pek çok soru var bu konuda, gördüğün gibi ??

- Bu konuda eminim farklı görüşler mevcuttur. Benim duruşum şöyle: Bence kadın edebiyatı, erkek edebiyatı, queer edebiyatı gibi ekstra kategoriler yok. İyi bir eser her kimlikten okura bir şey ifade edebilen, onda yoğun duygular uyandırabilen eserdir. Yazarlar elbette farklı kimliklere sahip olabilir, bu perspektifleri de yazın dünyasına yansır. Ama yekpare bir kadın ya da queer edebiyatından bahsetmek pek de mümkün değil.

Annemin Kaburgası’nda kadınların da, erkeklerin de, cinsiyeti daha belirsiz kişilerin de, eşcinsellerin de, heteroseksüellerin de, transların ve natransların da, göçmenlerin de, farklı sosyoekonomik sınıflardan kişilerin de hikayeleri var. Bizse bir öykü kitabında kahramanların genelde natrans heteroseksüel kişiler olduğunu varsaydığımız için daha kapsayıcı bir karakter skalası görünce hızlıca etiket ihtiyacı duyuyoruz. Bu da o eseri yine ve yeniden “normalin dışında” tanımlamaya yol açıyor, zira hiçbir kitaba “hetero edebiyatın önemli eseri” demiyoruz. Ben queer edebiyata değilse de queer okumalara ve eleştirilere inanıyorum.

Pek çok eser yazarından bağımsız olarak queer okumalara tabi tutulabilir, bu zenginleştirici de olacaktır. Aynı şekilde anlattıklarından bağımsız olarak çok daha fazla queer kimlikli yazarın sözünü duymamız da önemli. O zaman zaten o bahsettiğin sonu ölümle ya da ajitasyonla biten queer karakterlerin de sonu gelecek, organik bir biçimde çeşitlilik olacaktır. Açık kimlikli LGBTİ+ yazar çok az olduğundan onlara da cis hetero erkeklere tanınan fırsatların tanınması, vasat işler üretme fırsatının verilmesi de önemli. Erkeklerin başarısız olduktan sonra yeniden deneme imkanları var. Gerek toplum gerek edebiyat dünyası onlara bu esnekliği sağlıyor. Aynısının kadın ve queer yazarlar için de geçerli olmasına ihtiyacımız var.

* Malum, memlekette bazı şahıslar LGBTİ+ bireylerin olmadığı deliliğini iddia ederken, ellerinden gelse gökkuşağını tamamen yasaklayacakları bir ortam söz konusu. Böyle bir ortamda yayınevleri ile nasıl ilerledi bu süreç? Bu konuda genç ve lubunya yazarlara neler aktarmak istersin?

- LGBTİ+ hep vardı, hep var olacak. İsimler, tanımlar değişecek belki, ama bu varoluş insan oldukça burada, bir yere gitmiyoruz. Hatta kim bilir, belki aksine heteroseksüellik zamanla yok olur ?? Edebiyat oldukça da LGBTİ+ yazarlar, temalar hep bir şekilde var olacak. Bir yandan sansür açısından müthiş bir baskı var ama öbür yandan da dünya değişiyor, Türkiye’deki gençler de dünyada olan bitenden haberdar oluyor. Zaten korktukları da bu. Netflix’e kafayı takmış durumdalar çünkü kontrol edemedikleri bir hızla LGBTİ+ kimlikler normalleşiyor. İnternetin içine doğmuş bir nesilden LGBTİ+’nın gayet sıradan biçimde yer aldığı dizileri nasıl saklayacaksınız? Sosyal medya ile anonim de olsa kendi gerçeğini yüzlerce, binlerce kişiye açabilen gençlere renksiz, tekdüze, tek tip karakterlerin olduğu kitaplar mı hitap edecek? Elbette düzgün, alanında başarılı yayınevleri de bu konularda artık oldukça özenli davranıyor.

O yüzden genç LGBTİ+’lar kendi öykülerini anlatmaktan hiç çekinmesin. Asıl önemli olan iyi bir iş üretmek, bunun için de çok çalışmak. Bu da tabii ekonomik bağımsızlık, kültürel sermaye gibi sınıfsal ayrıcalıklar gerektiriyor pek çok kez. Bazı rollerde bulunmak için katbekat fazla çalışmamız da gerekebiliyor. Ama gelecek lubunyaların.

* Yayınevleri ile ilişkileri konuşmuşken, LGBTİ+ yazarların metinleri genellikle dijital platformlarda daha kolay yayınlanıyor. velvele‘nin Edebiyat Kolu ve Kaos GL ilk akla gelenlerden. İçinden geçtiğimiz süreçte de sosyal medya, dijital platformlar neredeyse tek kamusal alanımız haline dönüştü. Güvenli alanlarımız ile fiziksel mesafe alınca işlerimiz, buluşmalarımız, aktivizmimizi de online yapar olduk.

Senin de Twitter’da sıkı takipçiniz. (Her yerden dadanıyoruz O) Twitter deyince birçok şey akla geliyor ama her yıl kutlamamızı önerdiğim 8 Aralık, “Uykuların kaçsın, ben ne zaman ifşa edileceğim diye’’ gününü hatırlatmak istiyorum sana da. Edebiyat dünyasında bu ifşaların yarattığı sarsıntı birçok kadına güç verdiği gibi bambaşka tartışmaların açılmasına da sebep oldu. Sen neler hissetmiştin ve bu feminist ifşaların kazanımlarına dair ne dersin?

- İnternet mecraları lubunyalar için gerçekten de bulunmaz nimet. Örgütlenmek de, kendine benzeyen insanları bulmak da, dediğin gibi yazdıklarınla var olmak da eskiye göre daha kolay. Aralık ifşalarında da kadınlar birbirine Twitter’dan cesaret verdi, bir kişinin sözü diğerlerine ilham oldu ve uzun süredir itilen kapılar nihayet açıldı. İfşaları başlatan ve bu tartışmayı devam ettiren kadınların yaptığı iş Türkiye’deki edebiyat dünyasını kökünden sarstı ve bu yüzden çok değerli. Bundan sonraki kadın yazarlar bugün konuşma cesaretini bulan başka kadınlar sayesinde belki bu kadar travmatik yaşantılara sahip olmayacak, tacizle karşılaştıklarında seslerini çok daha kolay çıkarabilecekler.

Maalesef ifşa konusunda her alanda olduğu gibi edebiyat dünyasında da sözü “inanılmaya değer” bulunanlar ve bulunmayanlar oluyor. Camiada tanınan, itibarlı, belki ödüllü, ağları kuvvetli kişilerin yaptığı bir ifşa genç, tanınmayan bir öğrencininkinden daha inanılır bulunabiliyor. Yahut taciz ve cinsel şiddet yalnızca cis hetero erkeklerden cis hetero kadınlara doğru yapılan bir faillikmiş gibi algılanabiliyor. Aralık ifşalarında birkaç eşcinsel erkek de kendi tecrübelerini açıkça ortaya koyarak büyük cesaret gösterdi. Bir tanesi velvele’de de yayımlanmıştı hatta. Şiddetin ayrıcalık katmanları arasında dinamik vektörlere sahip olduğunu unutmamalıyız. Etnisite, cinsiyet, eğitim, ana dil, göçmenlik, yaş, feminenlik gibi pek çok unsur bu dinamiklerde rol oynayıcı. İlber Ortaylı’nın pek açıdan ayrıcalıklı iktidarını kullanıp genç erkekleri taciz ettiği ifşa edildi. Bu yüzden taciz ya da ifşalarla ilgili konuşurken kapsayıcı bir dil kurmak, yalnızca tacizci erkek ve mağdur kadından değil, LGBTİ+’dan, feminenliğin hedef alınışından, statü hiyerarşilerinin nasıl iktidarda olanın lehine kullanıldığından bahsetmek önemli.

- 2010 yılından beri, yüksek lisans için gittiğin Berlin’de yaşıyorsun. Kitabında da Müllerstraße’de Bir Ev ve Frau Mahler’in Mektubu hikayelerin ile göçmen kimliğine rastlıyoruz. Aklım Frau Mahler’in mektubunda ama Hasan’ı da anlıyorum. Bazen hiç o mektup eline geçmemiş gibi yaparız. Çocukluk, hatıralar, yok saymak, unutmaya çalışmak, özgürleşmek, beklemek hikayelerinde sık sık karşılaştığımız temalar. Tüm öngörülerimizi boşa çıkaran anlarda karşımıza çıkıyorlar. Hayatın her alanında güçlüklerle başa çıkma stratejileri çoğu.

Sen de göçmen bir lubunya olarak, iki dilde de yazılar yazıyor, içerik üretiyorsun. Göçmenliği kendi seçmiş bir kadın olarak, bu bahsettiğimiz ‘‘stratejiler’’ senin hayatında ne kadar geçerli? Yazının bu stratejiler arasındaki yeri nedir?

- Gerçek şu ki unutmak ve görmezden gelmek cinsiyetten ya da göçmenlik deneyiminden bağımsız olarak çoğumuzun başvurmak zorunda kaldığı bir hayatta kalma stratejisi. Bazen başa gelen şey öyle zor, öyle anlaması ve sindirmesi güç bir şey oluyor ki zihin onu işleyip ardında bırakamadan bir kutuya kapatıyor, tıpkı Hasan’ın Frau Mahler’in mektubuna yaptığı gibi.

Annemin Kaburgası’na sonradan dönüp baktığımda bir şeylerin nihayete erdiği anlardan ziyade oluş anlarını, hatta sanki yavaş çekim o dönüşümü, bir halden bir hale geçişi anlatmış olduğumu düşündüm. Tam o anlarda da verilen kararlar var. Bu bazen anneye lezbiyen kimliğini anlatmak oluyor, bazense bir konuyu zihinde kapatmak ve üzerine kilit vurmak. Travmalarla, zor yaşantılarla başa çıkmanın tek bir yolu olduğuna inanmıyorum. İnsanlara, yere, zamana göre mücadele yöntemlerimiz de değişiyor. Bugün açıkça konuşarak çözmeyi denediğim bir şeyi birkaç yıl sonra konuşmamayı tercih ederek yaşayabilirim. Örneğin artık anti-feminist, anti-lgbti, anti-trans kişilere, milliyetçi yahut eril kişilere laf anlatmak derdinde değilim. Birkaç sene öncesine dek konuşmanın onları dönüştürebileceğine inanıyordum fakat gördüm ki bu tek bir kişinin bireysel olarak devam ettirebileceği bir süreç değil. Hiçbirimizin öyle bir gücü yok. Ya örgütlü bir söz söyleyeceğiz ya da tek bir kişiye enerji tüketmek yerine sosyal medyayı, medyayı, kendi platformlarımızı bir şeyleri açıklamakta kullanacağız. Aynı şekilde artık göçmen olduğum ülkede ırkçı söylemlerle karşılaştığımda birkaç sene öncesinde olduğu gibi öfkelenip karşımdakine bunu diyemeyeceğini anlatmak yerine müstehzi bir biçimde dalga geçmeyi yeğliyorum. Elbette bu hep yapılabilir bir şey değil ama benim için şu anda işliyor.

* Beyaz Avrupalının göz zevki bozuluyor diye, gidecek değiliz! Peki Berlin’de göçmen LGBTİ+ hareketi ne durumda? Bu konuda gözlemlerin neler?

- Beyaz LGBTİ+ diğer pek çok konuda olduğu gibi göçmen lubunyalara çok şey borçlu diye düşünüyorum. Göçmenlerin yemeklerini, hayattan keyif alma biçimlerini öğrendikleri gibi politik mücadele yöntemlerini de öğreniyorlar. Bunu hem feminist angajmanlarda hem lubunya çevrelerinde gözlemlemek mümkün. Dünyanın iyice karışmasından mütevellit de göç artıyor, özellikle lubunyalar ülkelerinden göç etmek zorunda kalıyor ve yerleştikleri ülkelerde alışmış oldukları politik ve sosyal ağları arıyorlar. Berlin’de de hem daha beyaz bir yerden kurulsa da giderek daha çok göçmen/beyaz olmayan LGBTİ+ içeren oluşumları hem de doğrudan bu öznelerin kendi kurdukları örgütleri görüyoruz. Örneğin Berlin Queers Against Racism and Colonialism (QuARC) gördüğüm kadarıyla bu eksende bir araya geldi.

* Bazı kitapların kapakları da okuyucunun zihninde, gönlünde yer tutar. Senin kitabının kapağında da iç içe geçmiş ve belli belirsiz çizimler karşımıza çıkıyor ve tüm bunların anlattığın hikayeler ile bir bağı varmış gibi hissediyoruz. Nedir peki kapağın hikayesi?

- Teşekkürler, ben de kapağı çok seviyorum ve kitabın ruhuna çok uygun olduğunu düşünüyorum. Editörüm Duygu Çayırcıoğlu beni de yazar olarak kapağın tasarımına en baştan beri dahil etti, bu konuda ona müteşekkirim. Aklımda iç içe geçmiş insan, özellikle de kadın imgeleri vardı. Kitapta da böyle çünkü, pek çok kez karakterler arası bir iç içe geçmişlik, bazen ortak bir duygudaşlık, bazense daha toksik bir kopamama halinin getirdiği iç içelikler olabiliyor bu. Bu çetrefilli varoluşu kapakta da vermeyi istedik, illüstratör Seda Mit de bu güzel görseli hazırladı kitap için. Çok güzel yorumlar alıyoruz kapak için, kitabı bitirdikten sonra daha da anlamlı olduğunu söyleyen pek çok kişi oluyor. Bu da elbette beni son derece sevindiriyor.

* Senin kitabını su içer gibi, kana kana okuduk. Hikayelerin, kurduğun dil, yalın anlatımın edebiyatın da imkanları ile bir araya geliyor; okuyucuyu besleyen, kendi üzerine düşünmeye teşvik eden, sonunda güzel bir tat bırakan bir kitap. İkincisi gelse diye bekliyoruz O Sen bu aralar kimlere dadanıyorsun? Bize neler önerirsin okumak için? (Elbette dinlemek ve izlemek için de olur, her şeye varız!)

- Küçük bir itiraf, kitap okumayı çok özledim! Pandemi, iş güç ve hayat stresleri derken arzu ettiğim gibi kitap okuyamıyorum bir süredir. Bu konuda kendimi suçlayıp yetersiz hissediyordum, oysa düşünsenize tüm dünyayı kasıp kavuran bir virüsle mücadele ediyoruz, 1.5 yıldır sevdiklerimizden uzak düştük, sosyalleşmeyi unuttuk. Bazı şeyleri eskisi gibi yapamamak oldukça normal. Benim gibi yapamadığı şeyler için kendine eziyet eden başkaları da varsa, yalnız değilsiniz! Bunu söyledikten sonra beni derinden etkileyen birkaç kitabın adını paylaşayım.

Bunu her yerde söylüyorum ama Alison Bechdel’in Cenaze Evi Şenlik Evi ve Annem Sen Misin? kitaplarını çok önemli buluyorum. Çizgiyle edebiyatı, travmayla aileyi, lezbiyen kimlikle terapiyi bir araya getiren çok katmanlı kitaplar. Benzer biçimde Deborah Levy’nin Sıcak Süt’ü de bence benim kitabı sevenler için keyifli bir okuma olacaktır. Aslı Alpar’ın anneannesinin hayatını çizgilerle anlattığı Emine Hanım’ın Romanı da hayatları değersizleştirilen kadınları görünür kılması açısından çok değerli bir güncel kitap. Anneanne demişken, Fethiye Çetin’in Ermeni anneannesinin hikayesini anlattığı Anneannem kitabı da hem içeriği nedeniyle önemli hem de o ince yazın becerisiyle herkesin okuması gereken kitaplardan. İzlemek içinse İrlanda’nın politik tarihle müthiş bir mizahı birleştiren Derry Girls ve ergenliğin tüm cringe’liğini önümüzde süren PEN15 dizilerini not olarak bırakayım.

Özge Akkaya

https://www.dadanizm.com/lgbti-hep-vardi-hep-var-olacak-burcin-tetik-ile-oyku-kitabi-annemin-kaburgasi-edebiyat-ve-aktivizm-uzerine-konustuk

24 Mayıs 2021 Pazartesi

Zor olan engellere rağmen özgürleşmek


Ümit Ünal, dün MUBI üzerinden izleyiciyle buluşan filmi “Aşk, Büyü vs.”nin kahramanlarının hayatlarında aşk adına son bir şans yakaladığını söylüyor ve “Benim şanslı kahramanlarım dışında aşkını, arzusunu yaşayamayacak milyonlarca insan var ülkede. Önlerinde sınıfsal, ahlaki vb. yüzlerce engel var” diyorÜmit Ünal, dün MUBI üzerinden izleyiciyle buluşan filmi “Aşk, Büyü vs.”nin kahramanlarının hayatlarında aşk adına son bir şans yakaladığını söylüyor ve “Benim şanslı kahramanlarım dışında aşkını, arzusunu yaşayamayacak milyonlarca insan var ülkede. Önlerinde sınıfsal, ahlaki vb. yüzlerce engel var” diyor.

Ümit Ünal’ın geçen yıl İstanbul Film Festivali’nin ulusal yarışmasına En İyi Film, En İyi Senaryo ve En İyi Kadın Oyuncu (Selen Uçer ve Ece Dizdar) ödülleri kazanan filmi “Aşk, Büyü vs.”, dün dijital platform MUBI üzerinden izleyicilerle buluştu. 20 yıl önce büyük bir aşk yaşadığı Reyhan’ı unutamayan Eren’in onu bulması ve iki âşığın yüzleşmesini konu alan bu etkileyici film, güçlü diyalog ve oyuncularının performanslarının yanı sıra sınıf ve cinsel kimlikle ilgili temalarını işleyişiyle Türkiye sinemasında özel bir yer buldu. “Aşk, Büyü vs.”i Ünal ile konuştuk.

Eren ve Reyhan’ın hikâyesi ilhamını Büyükada’dan mı aldı?

Son bir yıldır yurt dışındayım ama 2016’dan itibaren Büyükada’da yaşadım. Her gün uzun yürüyüşlere çıkıyordum, hikâye orada şekillendi. Büyükada’da bir gün içinde geçen bir hikâye hayal ettim. Ada çok güzel, çok sinemasal bir mekân, İstanbul’un en özel yerlerinden biri. Hikâye için de kahramanın yıllar sonra döneceği, uzakta ufak bir şehir gibi, kapalı bir yer gerekiyordu. Benim filmlerimi bilenler, bu filmin temasını tanıdık bulabilir. Sınırlı bir mekânda bir araya gelmiş insanları bir hesaplaşmayla baş başa bırakmayı, onlara geçmişlerini, inançlarını sorgulatmayı seviyorum. Bir “aşk büyüsü” imkânsız bir aşkı yeniden canlandırabilir mi, büyü gerçek olabilir mi, peki aşk ne kadar gerçek? Böyle sorulardan yola çıktım. Diğer filmlerimde de gözlenebilecek sınıfsal çatışmalar bu filmin de iskeletini oluşturdu.

Türkiye’deki tutuculuk sizin için önemli bir konu muydu?

Türkiye’de cinsellik konusunda çok büyük bir tutuculuk var. Aslına bakarsanız buna tutuculuk demek yetmez, büyük bir ikiyüzlülük söz konusu. Baskıcı, nobran, zehirli bir erkeklik anlayışı kadınlara, eşcinsellere, translara, ayrıca erkeklerin kendisine de hayatı zehir ediyor. Aynı zamanda dev bir cehalet, bilgisizlik ve bundan doğan korkular var. Bu ülkede cinsellik hayatımızın ortasına oturmuş kocaman bir fil hepimiz onu görmezden gelmeye, gizli köşelerde yarım, eksik cinselliğimizi yaşamaya sonra da her şeyi bir ‘namus’ perdesinin altına saklamaya çalışıyoruz. Bu toplumun hemen hemen her kesimi için geçerli.

Filmin finalinin umutlu olmasından yola çıkarak karakterlerinizin 2021’de akıbetlerinin 20 yıl öncesine göre değiştiğini düşünüyor musunuz?

Reyhan ve Eren, Eren’in anne babasının ölümü ve baskının ortadan kalkması yüzünden hayatta son bir fırsat yakalıyorlar. Filmin finalini açık uçlu bıraktım, bundan sonra ne olur ben de bilmiyorum. Belki birlikte olacaklar, mutlu olacaklar, belki de olamayacaklar... Ama benim şanslı kahramanlarım dışında aşkını, arzusunu yaşayamayacak milyonlarca insan var ülkede. Önlerinde sınıfsal, ahlaki vb. yüzlerce engel var. Bir de sanırım Reyhan ve Eren’in de zor aşacağı, temel mesele şu: Eren’in yemek sahnesinde dile getirdiği duygu: “Nefret ediyordum kendimden. Tiksiniyordum. İnsanı kendinden nefret ettiriyorlar, anan baban, herkes... İçine işliyor, pis bir koku gibi yerleşiyor...” O kokudan kurtulmak, sadece toplumsal baskıdan değil, kendi içinde özgürleşmek en zoru. Reyhan ve Eren bunu başarabilecekler mi, asıl dert o.

Filmin adında da olan büyü konusunun yanı sıra komplo teorilerine inanan bir karakter de var. Bu iki konuyu açıklayamadığı dünyayla böyle başa çıkan insanların artmasından mı yola çıkarak dahil etmek istediniz?

Her yerde söylüyorum benim doğaüstü inançlarım yok. Büyüye, fala falan inanmam. Filmlerimde metafizik konulara, kahramanlarımın (ve seyircinin) inançlarını zorlamayı, sorgulamayı sevdiğim için yer veriyorum. Ama sadece ülkemizde değil tüm dünyada aklın ve bilimin yerini bir tür yeni doğaüstü inanışı alıyor. Cehalet ve çaresizlik insanları saçma sapan yerlere sürüklüyor.

Belalar neden Reyhan’ı buluyor?

Yeşilçam’ın fakir ile zengin aşkı kalıbına kuir bir bakış getirme gibi fikir var mıydı aklınızda? Aşıkların başına gelenlerde LGBTİ kimliğinin mi yoksa sınıf farkının mı daha etkili olduğunu düşünüyorsunuz?

Filmin ilk çıkışında, galiba Antalya Film Festivali sırasında bir röportajda “Bu film Yeşilçam melodramlarının modern bir yorumu” gibi bir şey söyledim, sonrasında bu, filmin temel fikri gibi anlaşıldı. Bir sahnede Reyhan şöyle diyor: “Zengin kız fakir… kıza tutulur. Melodramın kralı.” Aslında Yeşilçam göndermesi benim için bu kadar. Başlarına gelen felakette cinsel kimlikleri ve sınıfsal farkları çok iç içe. Ama şunun altını da çizmek lazım, Eren zengin aileden gelen biri olarak bir parça daha kolay atlatmış. En azından maddi anlamda mahvolmamış. Ama Reyhan’ın hayatından 20 yıl çalınmış bu aşk yüzünden. Çok daha başka bir insan olabilecek potansiyele sahipken hayatı darmadağın olmuş. Filmde “Bu ilişkide neden bütün belalar beni buluyor?” diyor. Sebebini biz dışarıdan izleyenler olarak gayet iyi biliyoruz sanırım.

https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/nil-kural/zor-olan-engellere-ragmen-ozgurlesmek-6512099

25 Nisan 2021 Pazar

Göksu Başaran ile Röportaj

Koza Dizisinin Yapımcısı Göksu Başaran ile gerçekleştirdiğimiz röportaj.

Senaryosunu Serdar Saraçoğlu’nun yazdığı, yönetmenliğini Kevin Leonardo Jose Arthur’un üstlendiği ve iki trans kadının başrolde yer alacağı Koza adlı dizinin yapımcısı Göksu Başaran ile bir röportaj gerçekleştirdik.

İşte o röportaj…

Göksu Başaran kimdir?

1980 Bulgaristan doğumluyum. 14 yaşına kadar Bulgaristan’da yaşadım. 14 yaşından sonra Türkiye’ye ailemle birlikte geldim. İki kardeşiz en büyüğü benim. Annem emekli öğretmen babam ise emekli veteriner. Çekirdek bir aileyiz.

Medyada Youtube’de yayınlanacak olan iki trans kadının başrolde olduğu Koza dizisinin yapımcısı olarak yer aldınız. Bize diziden biraz bahseder misiniz? Dizi projesi nereden çıktı?

Koza Dizisi projesi ve hikâyesi bana ait. Senaryosunu Serdar Saracoğlu yazdı. Toplamda şu ana kadar üç bölümlük bir senaryo yazıldı.

Neden Koza?

Koza çok güçlüdür. Kendimi ruh ve beden olarak çok güçlü kılıyorum. LGBTIQ +’lar olarak beden ve ruh olarak çok güçlüyüz. O yüzden tüm LGBTIQ+’lar birer kozadır. Eğer güçlü olmasaydık zaten o an ölürdük. Kozalarda öyle aslında kelebekler çıkamadıkları zaman ölüyorlar. Biz Ölmediğimiz için dünyanın bize sunduğu bu “öldürülme” politikası. Bizler öldürülüyoruz. Meselâ dünya sistemine bakın, yasa ve düzen neden vardır? Bireyler, insanlar, hayvanlar ve doğa yaşasın diye. Ama ne kadar yasalar ağır olsa da maalesef yine de kötü. O yüzden Bizler bunu başaracağız! İyi bir izleyici ve dinleyiciyim. Her alanda çok başarılıyız biliyorum, görüyorum. Dizi senaryosu çok güçlü. İki trans kadının yaşanmış gerçek hayat hikâyelerinden oluşuyor. Benim yaşantımdan da alıntılar var. Tecrübe ettiklerimden de var. Her canlının yaşama ve barınma hakkı var. Bunu bu dizide göstereceğiz.

Dizinin konusu nedir? Oyuncuları kimler olacak?

Dizinin konusu; iki trans kadın başrol olacak. Her bölüme bir ünlü konuk oyuncu davet edeceğiz. İki trans kadın yaşamak ve barınmak için mücadele verecekler. Her alanda zorluklar, kolaylıklar yaşanıyor. Doğanın bize sunduğu kolaylıklar var. Yasaların bize sunduğu zorluklar var. Senaryomuzun ucu çok açık. Her kesimden oyuncular olacak. Ayrıca bu röportajda ilk defa açıklamış olayım; Dil, din, ırk, cinsiyet ayrıştırmadan konular işlenecek ve buradan sizin aracılığınızla şunu da söylemek istiyorum bende varım diyen herkese kapımız açık. Konuk oyuncu olarak gelebilirler. Elektronik posta adresimiz dizikoza@gmail.com’a bir mesaj göndermeleri yeterli olacak.

Dizi toplam kaç bölümden oluşuyor?

10 bölüm diye başladık bu projeye. Ancak dediğim gibi senaryonun ucu çok açık ve sponsor bulursak, izleyici tarafından da sevilirsek çok uzun soluklu olur diye ümit ediyorum.

Dizi çekim ve giderleri nasıl karşılanıyor?

İlk bölümde herkes gönüllü çalışmayı kabul etti. Proje güzel olunca kabul ettiler. Ama bu bir ekip işi olduğu için ve dünya genelinde de salgın hastalık var bildiğiniz gibi dolayısıyla ekibimle daha iyi ve güvenli şartlarda çalışabilmem için belirli bir bütçeye tabii ki de ihtiyacımız var. Hiç kimseyi mağdur etmek istemiyorum. Maddi manevi ekibimin yanında olmadığı ve ailelerine ekmek götürebilsinler diye elimden ne gelirse yapacağım. Gerekli Bütçeyi bulduktan sonra. Gerisi çok kolay.

Birazda kendinizden bahsedin isterseniz. Kendinizi nasıl kabullendiniz? Mahalle baskısı sizi nasıl etkiledi?

Hayata karşı, insanlara karşı kendimi kabullendirmemin ve bende varım dememin tabii ki de zorluklarını yaşadım. Ben iki ayrı coğrafyada yaşadım. İkisinin de zorluklarını ve kolaylıklarını biliyorum. Örnek vereyim size; bir ülkede cinsiyet kavramı yokken, yani ” İnsan” olduğun için size saygı duyuluyor. Ama başka bir ülkede sırf cinsiyetinden dolayı ön yargılar, kavramsal yakıştırmalar ve şiddet uygulanıyor. Bir de zorunlu seks işçiliği yapıyorsan yandın! Demek istediğim şu; dünyanın sistemini tek değiştirecek olan sevgi ve saygıdır. Biz insanlar iyisiyle yanlışlarıyla birbirimizi kabul edersek, cinsiyet kavramı olmazsa, sırf insan olduğu için birbirimizi seversek gerisi çok kolay.

Kendinizi 5 yıl içerisinde hayatta nerede görmek istiyorsunuz?

Nefes aldığım sürece gerisinin bir önemi yok. Her saniyem benim için çok değerli. Oyunculuk mesleğim olarak da çok başarılı olabilmek ve daha çok çalışmak, üretmek, birbirimize destek olmak. Lgbtiq +ların oyuncu olmaları içinde çabam bu yönde. Toplumda var olabilmek. Mücadele bu yönde.

Bu sürece başlama kararı aldıktan sonra sizi en çok ne endişelendirdi?

Endişem yok. Bilgi ve deneyimlerime çok güveniyorum. İnsan beyni muhteşem bir organdır. O organı tanımayı seviyorum. Meselâ insanların maskeleri var onları da biliyorum. O maskeleri indirmeyi sen ve ben becerebilirsek, o zaman hayattan hiç endişemiz olmaz. Seni güçlü kılan bu olur zaten insan tanımak.

Diziyi neden kabul ettiniz?

Kısaca dizinin Hikayesi, ana karakterler, biz trans kadınlarız. Bu dizi hepimizin dizisi. Evet İzleyen herkes kendini görecek orada. Amacım kimseyi üzmek, incitmek değil. Amacım; farkındalığımızı artırmak, görünürlüğümüzü arttırmak. Ana akım medyada yer verilmiyor bizlere. Bende sosyal medyayı kullanmak isterim. Sosyal medyanın gücünü hepimiz biliyoruz. Biz varız. Bizi yok sayamazsınız demek için bu diziyi çekeceğiz. Ben mesleğimi yapmak istiyorum özgürce ve sansürsüzce.

Dizinin çekimi ve yayınlanması konusunda çekinceleriniz var mı?

Çekinecek ve korkulacak bir iş yapmıyorum ki. Sanatımı özgürce icra etmek istiyorum. Sanatçıdan ve sanatı izleyenden korkmayın! LGBTİQ + oyuncular var demek için bu dizideyiz. Bu dünyaya tek geliyorsun ve tek gidiyorsun! O yüzden hiç kimseden hiçbir çekincem yok.

LGBTİ bireylerden beklentileriniz nelerdir?

LGBTIQ+lar her zaman var ve var olacak! Manevi olarak yanımızda olun yeter ki. Ne kadar güçlü olduğumuzu o zaman gösterebiliriz. Dediğim gibi Koza dizisi hepimizin. İzlesinler destek versinler. Çok sevecekler bunu bilsinler.

Son olarak LGBTİ bireylere iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

Biz birbirimizi ötekileştirmeden birbirimizi eleştirebilmeliyiz. Yoksa biz birbirimizi farkında olmadan yalnızlaştırıyoruz. Dil güzeldir ama bir o kadar da sert!

İlk konuk oyuncu da hazır. Suna Selen yer alacak. Bu arada diğer başrol oyuncu trans kadında Sude karakterini Bergüzar Bercan Meran canlandıracak.

 https://lgbti.org/goksu-basaran-ile-roportaj/

15 Nisan 2021 Perşembe

Zeki Müren'in Yönelimiyle İlgili Aşırı Rahatsız Edici Soruların Yer Aldığı Az Bilinen Röportajı

Zeki Müren'in bu röportajdan ne kadar rahatsız olduğunu verdiği cevaplardan anlayabilirsiniz.

Emin Çölaşan yılların usta gazetecilerinden birisi bildiğiniz gibi. Mesleğinin ilk dönemlerinde yaptığı pazar röportajları, birçok kişi için gazete alma sebebiydi.

Bunlardan bir tanesi de Sanat Güneşi Zeki Müren'le yaptığı röportaj. Ancak Çölaşan yıllar sonra bu röportajın kendisini çok rahatsız ettiğini ve Zeki Müren'in ruhundan özür dilediğini şu sözlerle ifade etti:

"Elbette çok ilginç anılar kaldı ama beni halâ rahatsız eden birini anlatayım. Büyük saygı beslediğim Zeki Müren'le evinde röportaj yapıyorduk. Planım ona ilk kez ‘Evet ben eşcinselim' diye itiraf ettirmekti. Ancak bu konuda sorduğum bütün soruları ustaca yanıtlarla geçiştirdi. Şimdi aradan yıllar geçti ve ben o ısrarım nedeniyle pişmanım. Zeki Müren'in ruhundan özür diliyorum."

Röportajın bir kısmı şöyle:

* Kadınlarla çok ilişkiniz, yaşadığınız aşklar oldu mu Zeki Bey?

- Her normal insan gibi kadınlarla kadınlarla ilişkilerim, aşklarım oldu. Hatta bir modacı hanım benden bebek aldırttı. İlgim oluyordu efendim.

* Sizin eşcinsel olduğunuz çok yaygın bir şekilde söyleniyor efendim. Bu konuda ne diyorsunuz?

- Valla Alain Delon, Marlon Brando için bile söyleniyor. Kimse kimseyi yatak odasında göremez ki!

* Yani burada okuyucularımıza daha net bir şey verelim.

- Ben cevabımı verdim efendim. Her meşhur sanatçı için, hatta bazı siyasi dünya büyükleri için bile bu laflar çıkmıştır. Yani dediğim gibi... Bunlar dört duvar arasında kalması gereken olaylardır. Ben hayatımı normal görüyorum. 

* Efendim, siz çok ünlü bir Zeki Mürensiniz. Şu soruya biraz daha açık cevap verseniz?

- Şimdi efendim, insanlar vardır kaba yaradılışlıdır, insanlar vardır ince yaradılışlıdır. Ben ilkokuldan beri kendimi hep şarkı söylerken hatırlıyorum. Diğer arkadaşlarım çember çevirip çelik çomak oynarlardı. Mesela onların telden arabaları, otobüsleri vardı. Ben bebeklerle oynardım. Bu eşcinsel olmak demek değildir. İnce ruhlu, zarif insan olmak demektir. Bunun erkeklikle, kadınlıkla ilgisi yoktur.

 * Dedikodular sizin de kulağınıza gelmiştir. Evlenmek için yeterli erkek gücüne sahip olmadığınız söyleniyor.

- Katiyetle yalan. Bilakis erkeklik gücü iddialı olarak en üst sayılanlardan daha üst olduğumu her an ispata hazırım. 

* Yani normal seks gücüne sahip bir erkek olduğunuzu mu söylüyorsunuz?

- Hatta iddialıyım efendim.

*Kesin ve net bir rakam vererek hayatıma 104 kadın girdi dediniz.

- Evet doğru

* Bu arada erkeklerden de hoşlandığınız, erkeklerle de birlikte olduğunuz söyleniyor.

- Söyleniyor. Fakat kimse kimseyi yatak odasında görmüyor.

* Kadınların yanında, seksüel yaşamınızda erkekler de olmadı mı?

- İleri giderek olmadı, platonik olarak oldu.

* Platonik? Bu nasıl olur?

- Ben bütün güzellikleri severim. Kuşun da güzelini, kedinin de, kadının da, erkeğin de...

* Kuşkusuz güzel olan her şey sevilmeye değer. Ama ben herkesin konuştuğundan söz ediyorum.

- Anlıyorum halkın konuştuğunuz.

* Bu arada bu biseksüel olduğunuz yani hem kadınlarla hem erkeklerle ilişkide bulunabildiğiniz...

- Erkekle platonik olarak oldu. Kadınlarla hakiki temas oldu. Hakkımda söylenenlerin hepsi doğru değildir. Meşhur olan herkese kadınsa lezbiyen, erkekse homoseksüel denir.

* Yani seks yaşamınıza erkek girmedi mi?

- Seks olarak erkek girmedi. Beğendiğim arkadaşlarım olmuştur. Hani "mahbubu perest" diye bir tabir vardır, Saray devrinden gelir. Ben güzel insanı severim. Ben güzel olan her şeyi severim.

* Galiba ilk kez "homoseksüel ya da biseksüel değilim" yolundaki açıklamanızı kamuoyuna duyuracağız böylece.

- Zeki Müren ince ruhlu bir sanatçıdır.

https://onedio.com/haber/zeki-muren-in-yonelimiyle-ilgili-asiri-rahatsiz-edici-sorularin-yer-aldigi-az-bilinen-roportaji-976411

20 Şubat 2021 Cumartesi

Oyuncu Onur Ünsal: 'Yemediğimiz hakaret kalmadı'

Onur Ünsal şu sıralar çevrimiçi olarak izleyiciyle buluşan yeni oyunu “Babamı Kim Öldürdü” ile izleyici karşısında. Ünsal ile güncel meseleleri de sıcak bir şekilde ele alan oyun vesilesiyle bir söyleşi yaptık. Ünsal ‘eşitlik ve özgürlük kolayca öğrenilip savunulan şeyler değil” diyor.


Moda Sahnesi’nin pandemi döneminde ‘Sahneden Canlı’ konseptiyle izleyiciyle çevrimiçi olarak buluşturduğu, yönetmenliğini Kemal Aydoğan’ın yaptığı “Babamı Kim Öldürdü” adlı tek kişilik oyunda rol alan Onur Ünsal ile hem sahnede ve tiyatroda yalnızlığı konuştuk hem de oynadığı oyun üzerinden Türkiye’deki hayatı, bir anlamda buradaki yalnızlığımızı... Fransız yazar Edouard Louis’nin yazdığı bir hayli zor ve bir oyuncu için meydan okuyucu bir metin olan “Babamı Kim Öldürdü” babasının ardından onunla yüzleşen bir oğulun iç hesaplaşması olduğu kadar, yaşadığı ülkedeki sistemle de hesabını kesen bir isyankarın sahnedeki infilakı adeta. Uzatmayalım, buyrun Onur Ünsal ile olan sohbete...

- Öncelikle şunu sorayım: Oyunu çevrimiçi canlı gösterimde izledim ve oyun süresince de şunu merak ettim, sahnede tek başına oynayan bir oyuncu boş bir salonda o yalnızlığı daha da derinden hissediyor mudur acaba? Ne diyorsun?

Moda Sahnesinde çalıştığım sürede kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim, burası ekibiyle, seyircisiyle etkileşimi bol bir yer. Corona dönemindeki sahneden naklen yayınlarında da bu geçerli, tüm ekip yine orada ve yine aynı heyecanda. Oyunun finali itibariyle hüzünlendiğim doğru, ancak seyirciler sosyal medyadan da bizi hiç yalnız bırakmıyorlar. Yalnızlıktan çok melankoliye benzer bir his: sanki dünyanın sonu gelmiş de biz bir avuç insan bir şeyler yapmaya çalışıyormuşuz gibi.

- İzleyicinin tepkisi (bu yer yer bir hayli de komik bir metin zira, salonda birileri olsa gülerlerdi diye düşünüyorum bazı anlarda) olmadan, onun nefesini, bakışını hissetmeden oynamak nasıl bir şey oyuncu için? Daha mı zor, daha mı rahat yoksa aksine?

Ben genelde oyunculuk değil tiyatro yaptığım için durumun biraz tuhaf olduğunu kabul ediyorum. Bu oyunu Corona döneminde sınırlı seyirciye yaklaşık 20 defa oynamıştım. Dolayısıyla seyirci reaksiyonu aşağı yukarı aklımda, ancak yine de seyircinin hayali tepkisine duyduğumuz güven birazcık sinemayı anımsatıyor. Ben seyirciden reaksiyon almayı değil, onların odaklandığını hissetmeyi seviyorum ve hep bunu başarmaya çalışıyorum. Dışarıdan bakınca çok tuhaf görünüyor fakat oyunu oynamaya başlayınca bir takım seyircilerin sizi izliyor olması hissi de kaybolmuyor. Açıkçası benim için en zor olanı senkron kaybıydı. Bir şey ya oynanır, aynı anda izlenir; ya oynanır, kurgulanır, izletilirdi. Seyircilerin beni 20 saniye geç izliyor olması başlarda kafamı biraz karıştırdı. İşte bu alışık olmadığım bir şeydi. Senkron kaybı = hem o anda oradasın, hem o anı 20 saniye kadar geriden takip ediyorsun. Bu benim kafamı maç izlerken bile karıştırır çünkü tepkilerimiz canlıdır. Stada yakın oturduğum için maçta olan şeylerin sesleri önceden duyulur, canlı yayın görüntüsünü biraz sonra izlemek ve reaksiyonu yine capcanlı vermek beni hep bir tuhaf etmiştir. Hangisi daha iyi diye sorarsan, fiziki olarak buluşmanın hissini başka hiçbir şey veremez, bunu tartışmayalım.

- Aslında son derece güçlü ve zor bir metin “Babamı Kim Öldürdü”. Kimin tercihiydi bu oyun?

Kemal Aydoğan tabii ki. Ayberk Erkay’dan bir bakmasını istiyor, Ayberk tam çevirisi ile geliyor ve macrea herkesin metni ve yazarı çok sevmesiyle Can Yayınlarından tüm kitapları basılana kadar devam ediyor. 

- “Babamı Kim Öldürdü” romanının (Türkiye’de Can Yayınları tarafından basıldı) yazarı Edouard Louis çok genç yaşta adını duyurmuş ve bugün Fransız edebiyatı içinde kendine şimdiden sağlam bir yer edinmiş bir yazar. Bir özelliği de solculuğu ve muhalif kimliği. Onun bu yanları yakın geldi mi sana?

Buna dürüstlük adına hayır demeliyim, çünkü ben orta sınıf, kolejde ve Anadolu Lisesinde okumuş, İzmirli ve ailesinden çoğu zaman destek görmüş, tiyatrocu olana kadar pek parasızlık görmemiş biriyim. Kalbi olan hiç kimsenin bu eserleri okuyup ya da dinleyip etkilenmemesi mümkün değil, ayrıca tiyatroyla profesyonel olarak ilgilenmeye başladığımdan beri hem felsefi hem sosyolojik hem sanatsal olarak bu sorunlarla (yoksulluk, sınıf ayrımı, ayrımcılık, faşizm) çokça hemhal olduk. Zaten Edouard’ın da en fazla istediği şey bu problemlerin görünür olması, benim hayatım da işe yaramış görünüyor. Ayrıca kendime solcu diyecek cesareti hiç bir zaman bulamadım. Eşitlik ve özgürlük kolayca öğrenilip savunulan şeyler değil, insanda bir olgunluk gerektirir, maceram devam ediyor. 

- Edouard Louis bir yandan da eşcinselliğini gizlemeyen ve bunu ifade eden bir yazar. Zaten oyunda da bunu görüyoruz. Otobiyografik bir yanı var yazdıklarının ve güncel politikayı da hiçbir zaman göz ardı etmiyor. Bu anlamda Babamı Kim Öldürdü Türkiye’deki izleyiciye neler söylüyor?

“Eşcinsel nefreti = yoksulluk”. Bu Edouard Louis’nin kurduğu en düşünülmüş cümle; üzerine en fazla düşünüp en az kelimeyle ifade edebildiği bir net bir cümle. Başta eşcinsellik olmak üzere her türlü ayrımcılığın yoksullukla büyük bir alışveriş içinde olduğunu müthiş ifade ediyor. 21.yy’da olmamıza rağmen, sürdürdükleri yoksul ve kötü hayatın sebebini hala bilmeyenlere sunduğu bir hizmet bu. En baştaki cümleyi daha iyi anlamak için Edouard’ın ilk romanı (Eddy’nin Sonu)’nu okuyabilirsiniz; o zaman Türkiye’de eşcinsel nefretinin ve faşizmin neden sürekli pompalandığını; devletin sadece suç dağıtan bir organ haline gelip, ancak yoksulluk, öfke ve geleceksiz bir geçmiş vaad edebilmesiyle bağını çok daha iyi anlarsınız. Bu arada yoksulluk derken, birilerinin de aşırı zenginleştiğini unutmayalım. 

- Oyuncu olarak senin için bu metnin zorlukları, meydan okumaları neler oldu? Yönetmen Kemal Aydoğan ile aşmakta zorlandığınız yerleri nelerdi?

Yıl kronolojisi yerine, duygu ve fikir kronolojisiyle yazıyor olması, dolayısıyla yaştan yaşa atlamış gibi görünse de çok muntazam bir kompozisyonunun olmasını çok sevdik. Bunu seyirciye aktarırkenken de bizim ilk yaşadığımız kronoloji karmaşasını seyirci yaşamasın istedik, çünkü tiyatro o anda olup geçen bir sanat; bizi en çok zorlayan yerlerden biri bu oldu diyebilirim. Benden küçük birinin biyografisini sahnede benmişim gibi yaşayıp aktarmada bir takım sorularım oldu; ben bu işin neresindeyim, aktarıcısı mıyım, devrimcisi miyim, oyuncusu muydum... Edouard’ı mı taklit ediyorum gibi sorularım oldu, bu oynama tavrıyla çok ilgiliydi, bazılarını çözdük galiba. Edouard’ın yazdığı şeylere içlenmek ve tiyatroyu açamıyor olacağımız bilgisiyle prova yapmayı saymıyorum. 

- Geçenlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan olaylar sonrası tutuklanan gençlerle ilgili sosyal medyadan tepkini dile getirdin. LBGTİ+ bireylerin ülkemizde sapkın olarak görülmesini nasıl karşılıyorsun?

Sanırım söylemek istedikleri kelime sapkın değil, sapık; sapkın kelimesinin ne kadar pozitif şeyler çağrıştıran bir kelime olduğunu anlattılar ve benim de çok hoşuma gitti. Düşündüm, sizin de düşünmenizi isterim. Ama kastettikleri hakareti benim bir çok yakından tanıyıp sevdiğim insanlara, iş arkadaşlarıma, ailemdeki kimi insanlara etmiş oluyorlar. Bu pek çoğumuz için böyle. Ne hissetmemiz bekleniyor ki? Gerçekten yemediğimiz hakaret kalmadı.

- Babamı Kim Öldürdü aslında bir soru cümlesi değil, sonunda soru işareti de yok zaten. daha çok babasının ölümüne giden yolu kimlerin döşediğini anlatıyor Edouard Louis. Hatta sonlara doğru Sarkozy, Hollande, Macron gibi Fransa Cumhurbaşkanlarının adlarını ve yaptıklarını da sıralayarak onların unutulmamaları gerektiğini söylüyor. Bu sanki bizim ülkemizde de bazı isimlerin unutulmaması gerektiğini bize hatırlatıyor, yanılıyor muyum?

Sadece Fransa’yı ilgilendirseydi okuyup geçerdik. Moda Sahnesinde her oyunumuz için bu geçerli.

- Atıf Yılmaz’ın “Eğreti Gelin” filmiyle oyunculuğa başladığından bu yana (en azından biz seni ilk orada tanıdık) 15 yıl geçti ama senin daha çok tiyatroda olmayı tercih ettiğini gördük. Sinemada da daha çok bağımsız yönetmenlerle çalışmayı tercih ediyorsun. Kariyerinde neleri ön plana koyuyorsun?

Benim için işimi iyi yapmaya çalışmak demek, iyi yazılmış bir metni iyi bir şekilde oynayabilmek; kariyer olarak bu bana yetiyor, geri kalanı para kazanma hedefi zaten. Tiyatro çok zamanımı aldı ve alıyor. Kurmuş olduğum hayattan çok mutluyum. Fazlasını aramıyorum, kendime bir kural da koymadım aslında. 

Çok fazla TV dizisi çekiliyor ama sen çok azında rol alıyorsun. Teklif mi gelmiyor, yoksa tercih meselesi mi?

Televizyonlardaki dramalarda yer almama kararı almıştım, bunun sebeplerini uzun uzun anlatmak istemiyorum, sadece utancın güçlü bir duygu olduğunu belirtmek isterim. Ancak dijital platformlardaki bir takım dramalarda yer almayı planlıyorum. İyi dramayı oynamaya çalışırken hayat daha güzel geçiyor.

- Pandemi dönemi tiyatrolar için bir hayli zor geçiyor. Bu kadar zor olması gerekiyor muydu gerçekten, bir şeyler yapılamaz mıydı?

Ankapark’ın 750 milyon Dolara batırıldığı söyleniyor, bu sadece Ankapark. 3-5 tiyatro sahibi kişiler, bırakın o tiyatroların masrafını çıkartmayı ev kirası bile veremiyor. Bu Afrika’ya bakıp “inanın bizde de su yok” demek gibi bir şey.

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/oyuncu-onur-unsal-yemedigimiz-hakaret-kalmadi-1814830

23 Ocak 2021 Cumartesi

DJ İpek İpekçioğlu: Dünyanın her alanıyla değişmesini istiyorum

DJ/Prodüktör, aktivist ve festival kuratörü İpek İpekçioğlu, yaklaşık 25 yıldır dünyanın her yerinde üretimlerini sergiliyor. Aynı zamanda Türkiye, Almanya’da göçmenler ve kimlikler üzerine çalışmalar yapan İpekçioğlu, “İnsanlığın aktivizmini yapıyorum, dünyanın her alanıyla değişmesini istiyorum” diyor.

Cihangir KÖROĞLU

Ülkemizde ve dünyanın birçok kesiminde elektronik müziğe ilgi giderek artıyor. Kulüplerden, eğlence mekânlarından evlerimize ve kulaklıklarımıza giren bu tarz gün geçtikçe de kendini güncelliyor. Asla elektronik müzikle yan yana geleceğini düşünemeyeceğimiz şarkılar, başarılı müzisyenler tarafından öyle bir düzenleniyor ki, ‘yıllardır aranılan müzik buymuş’ hissini uyandırıyor müzikseverler tarafından.

Özellikle Türkiye müziğinin zengin yelpazesinden faydalanıldığı zaman ortaya muazzam işler çıkıyor. DJ İpek İpekçioğlu da yaptığı kusursuz düzenlemeleriyle ülkemizde ve dünyada en iyiler arasında yer alıyor. Kendisiyle hayatını, müziğini ve yıllardır emek harcadığı LGBTİ+ mücadelesini konuştuk.

> Müziğe bir ‘’HomOriental - Queer Oryantal’’ partisinde, kara çarşaf içinde DJ setinin arkasında başladığını okudum. Bu şekilde okuyunca bile hikâyen oldukça ilgi çekici geliyor insana. Biraz o günden ve kendinden bahseder misin?

1972’de Münih’te doğdum ancak orada hiç yaşamadım. Annemin düzenli bir işi olmamasından kaynaklı Almanya’da farklı şehirlerde yaşıyorduk. Tabii daha sonra annem ‘’bu çocuklar dilini, kültürünü unutmasınlar’’ diyerek bizi dedemlerin yanına İzmir’e gönderiyorlar. Almanca’da sosyolojik bir terim vardır, bu gibi durumlara ‘’bavul çocukları’’ denir. Özellikle göçmenlerin ikinci neslinden itibaren böyle bir şey başlar. Velhasıl, çocukluğum ve ilkokul yıllarım İzmir’de geçti ama 10 yaşından itibaren tamamen Berlin’de yaşamaya başladım. Ama İzmir ile bağım kopmadı. Dedemlerden dolayı sürekli İzmir’e gelip gidiyordum. Dede ve anneanne delisiyim. (gülüyor) Dedem vefat ettikten sonra annem, anneanemin yanına yerleşti o sebeple yine yılda 3-4 kez mutlaka Türkiye’ye geliyorum. Tüm bunlara rağmen İzmir’i çok bildiğim söylenmez.

Tabii müzikle ilkokul yıllarımda tanıştım. Okulun folklor ekibinde ve korosundaydım. Bu Berlin’de de dernekler üzerinden devam etti. Hatta bir tane Alman okulunda folklor dersi veren hocamız vardı. Tabii büyüdüm, profesyonel manada müzikle veya dansla ilgilenmedim bu daha çok bir hobi haline geldi ancak sürekli müzik dinliyordum. Yaşım ilerledikçe de partilere gitmeye başladım. Bunlardan bir tanesinde Almanyalı bir arkadaş geldi ve şey sordu; ‘’sen Türkiyeli misin?’’ evet, ‘’sen lezbiyen misin?’’ evet, gibi bir diyalog yaşandı sonrasında da ‘’bu cumartesi bir parti yapacağız ‘ilk Queer oryantal parti’ ama DJ’imiz çalamayacak, Türkiyeli bir DJ’e ihtiyacımız var sen gelip çalar mısın?’’ diye devam etti. (gülüyor) Tabii şaşırdım, daha önce yaptığım bir şey değildi. ‘’Olsun Cd’lerini kap gel’’ dedi, e bende CD yok ki kaset var.(yıl 1994 tabii mp3ler vs. yok, cdler de yeni çıkmıştı) ‘’O zaman kasetlerini kap gel.’’ Çekincelerimin yanı sıra mutlu olmuştum. Biz Türkiyeli LGBTİ’ler olarak DJ’lere ‘’Sezen Aksu’dan şunu çalar mısın?, Tarkan’dan şunu çalar mısın?’’ diye diye bir hal oluyorduk, onlar da ‘’bakarız uyarsa çalarız’’ diyordu. Şimdi fırsat bizim elimizdeydi. (gülüyor) Çarşafı giyme sebebim ise, tarihin 24 Aralık’a denk gelmesi. O gün Hristiyanların noel gecesi. Bütün Hristiyanlar aileleriyle noel yemeği yerken, bizimkiler ne yapar diye düşünüp parti organize edilmiş. Hristiyanlar noel yapıyorsa ben de kara çarşafımı giyerim dedim. Sosyal Pedagog olarak Kadın Hakları derneğinde çalışıyorum aynı zamanda o dönemler, o dernekten bir abladan ödünç almıştım çarşafı. Bir yandan da DJ’lik heyecanı kapladı içimi. Tanıdığım kim var kim yoksa hepsinin Cdlerine ve kasetlerine el koydum. Çarşafın bir yandan da kalkan görevi vardı. Eğer kötü çalarsam kimse görmesin mantığı. 7 saat kadar çalmışım o gün. Aşağı indim, organize eden arkadaş 200 Mark para verdi. Bunun için para mı alacağım gerçekten diye sordum, çok iyi çaldığım için bunu verdiklerini söylediler. Daha sonları etrafta konuşulmaya başlamış. ‘’Bizim bir kız var; hem lezbiyen, hem Türkiyeli, çaldığı şarkılar da güzel Farsça çalıyor, Türkçe çalıyor, Kürtçe çalıyor, her dilden her kültürden çalıyor’’ diye. Böyle başlayan müzik serüvenim hala devam ediyor. (gülüyor)

> Türkiye’de elektronik müzik bir şekilde insanların hayatlarına girdi ve yer yer sevildi. Özellikle 70’ler Anadolu pop/rock müzik düzenlemeleri popülerleşti. Elektronik müziğin Türkiye toplumuyla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsun?

Bana göre Türkiye müziği dünyadaki en zengin müzik çeşitliliğine sahip. Ve insanlar müziği seviyorlar. Yeni olanı dinlemeyi de sevdiklerini düşünüyorum. Elektronik müzikte tam söylediğinin üstüne yani 70’ler dönemi şarkılarla hayatımıza girmeye başlamıştı. O dönemin şarkılarını editlemek o yüzden hem düzenleyenler için hem dinleyenler için iyi tercih. Çünkü o tınıları Türkiye toplumu biliyor, seviyor. Hey Douglas’ın, Kozmonot’un, Barış K’nın, Ali Kuru’nunAnatolianSessions’ın yaptığı ve daha sayamadığım bir sürü kusursuz editler. Ve tabii ki Santi ve Tuğçe var, eski şarkıları alıp elektronik yorumla cover yapıyorlar. Bir de Gaye Su Akyol’un ‘’Seni Görmem İmkansız’’ ikilisiyle eski Türk sanat müziklerini elektronik yorumla icra ediyorlar.Ve Avrupa ritminin içinde çabucak yer bulabilen işler. Ve tek düze müzikler dinlemek istemeyenler içinde çok iyi bir alan yaratıldı. Örneğin GesiBağları’nı bu şekilde daha farklıdinleyebiliyorsun. Yargılarını bir kenara bırakabileceğin bir tarz elektronik müzik. Neden bu kadar popülerleştiğine baktığımız zamanda, mesela tekno tarzda kültürel ögeler yoktur sadece soundlar vardır, çok az kelimeler vardır o yüzden toplumun belirli kesimlerince benimsendi. Çünkü bir çok insan şarkıya eşlik etmeyi sever. Daha önce üretilmiş şarkıların elektronikleşmesi ise jenerasyonlarla da orantılı olarak talep görmeye, insanlara keyifli gelmeye başladı. Çünkü orada da salt tekno tarza sıkışmamayı da keşfetti üretenler. Mesela Avrupa’da ve Dünya’da, Türkçe birçok müzik elektronik müzik sayesinde bu kadar dinlenmeye başladı.

> Üretimlerinde bir çok etnik tarza yer veriyorsun. Özellikle halk müziği denemelerini çok beğeniyorum. Halk müziğini alışıla gelmişin dışına taşımak cesaret isteyen bir şey değil mi ?

Öncelikle bu soru için teşekkür ederim. Benim için önemli olan o türkünün, halk müziğinin ruhunu yakalamak. O ruhu yakalayıp, farklı modlara sokabilecek bir kalıba dökmek. Ama deforme etmek değil! Ben o hissi, hazzı başka müzik türlerine dökebilmek istiyorum. Mesela Hakan Vreskala ile yaptığımız ‘’Bir Çift Turna’’ parçasının bana hissettirdiği duygu çok etkili. Türkiye’de müzik üreten (cover yapan değil) tek kadın editçi olarak, üretimlerimle türkülere bir saygı gösteriyorum. Millet beni tanısın diye de o şarkıyı, şu şarkıyı alıyım ona remix yapıyım gibi bir düşüncem asla olmadı. Böyle olursa estetikten, duygudan mahrum kalır şarkılarımız. Ben oradan en başından beri uzaktayım. Çocukluğumuzda da halk müziği, sanat müziği, anadolu pop/rock, klasik müzik dinleyerek büyüdüm. Ailemde deEzhel ve benden başka müzisyen yok. Ancak o kültürlerden uzak kalmadım. Özellikle Almanya’da Türkiye sol müzikleri ile büyüdüm. Grup Yorum, Selda Bağcan, Kızılırmak, Fikret Kızılok, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli gibi isimler beni etkiledi. Velhasıl halk türkülerini düzenlemek elbette cesaret istiyor. Çünkü insanların kafasında hemen şey oluşuyor, ‘’bizimgüzel türkümüzü ne hale getirmiş, noluyor falan’’. Ya abi ben senin geleneğini yok etmiyorum ki, aksine, şarkının kendisini deforme etmeden, farklı bir yorum getiriyorum, belki de güncelliyorum ve daha farklı dinlenmesini, insanların üzerine konuşmasını sağlıyorum. Senin müziğin niye sadece sana kalsın? Neden dünyaya taşınmasın? Neden Pir Sultan Abdal’ın, Ömer Hayyam’ın kim olduğunu merak etmesinler?Dünya değişiyor, insanlar değişiyor, elektronikleşiyoruz her anlamda. Ancak kültürler, diller, duygular devam ediyor ve insanlar bunların ürünlerini bilsinler istiyorum. Mesela, Adir Jan ile ilk Kürtçe lezbiyen, gey içeriklielektonik müzik düzenlemesini, ‘’Berf ü Zin’’ i yaptık geçtiğimiz haftalarda. Anlamlı ve bir hikâyesi olan bir şey yapalım istedik. Ve ortaya bir lezbiyen hikayesi çıktı. Üçüncü bir insan tarafından anlatılan Kürtçe iki lezbiyen kadının hikâyesi. Buddaha Bar Elements’de Aralık ayında release edildi. İnsanların tepkilerini merak ediyorum.

> Bir müzisyen ve bir aktivist olarak Türkiye’ye dair neler söylemek istersin ?

Elbette bir çok şey söylemek mümkün. Pandeminin gerek yürüyüşlere gerek müziğe olan etkisi ortada. Bir de bunun yanı sıra devletin yasaklamaları gelince üzerine düşünülecek noktalar ortaya çıkıyor. 5 yıldır Onur Yürüyüşlerine müdahale hali, LGBTİ bireylerine her alandaki yapılan baskı hali ortada. Kaygıyla takip ediyorum.

> Doksanların ortasında, kendi ürettiğin ‘’Ayşe Anya’yaAşık’’ isimli broşürlerle çıktığın yolda Bilitis’in Kızları isimli grubun kurulmasına vesile olduğunu, kendi çabanla ve LGBTİ+ aktivistleriyle de birlikte bir mücadele alanı yarattığını görüyoruz. Müzik yapmakla aktivizm arasında bir bağlantı kurdun mu? Tanınmaya başladıkça aktivizm alanı da genişledi mi?

1990’lar başında ben lezbiyen olarakcomingout’umuyani kendimle yüzleşmeye ve lezbiyen olarak açık yaşamaya başladım. Aileye falan da açıldıktan sonra, Türkiyeli lezbiyenlerle konuşmak, tanışmak gibi bir ihtiyaç hissettim. Almanya’da Onur Yürüyüşü’ne katıldım orada Türkiyeliye benzettiğim kadınların yanına gidip, “Lezbiyen misin ?, Türkiyeli misin ?” diye sorup, sonrasında da hadi bir dayanışma grubu kuralım dedim. (gülüyor) Tabii o dönem internet falan da yok herkese evimin numarasını veriyorum. Neyse ben toplantılara, yürüyüşlere katıla katıla bir çevre edindim ve grubu oluşturdum 1993 gibi. O zaman da tüm broşürler Almanca, bir arkadaşım dedi ‘’Ya İpek, hiç başka dilde broşür yok, hazırlayalım bir tane’’ diye benim de aklıma yattı. Tam da bunun üzerine çıktı “Ayşe Anya’yaÂşık.” Almanya’da hemen hemen bütün Türk derneklerine bıraktık broşürleri. Tabii ben İzmir’e gelip gidiyorum ancak İstanbul’a hiç gelmemiştim. 1994 yılı olması lazım iş için İstanbul’a gitme gibi bir durumum oldu. Ve İstanbul’a âşık oldum. Ancak kafamda da sürekli şey dönüyor “acaba lezbiyen var mı burada?.” Sonra Beyoğlu’nda hoşuma giden kafelere girip, kimi gördüysem pat diye sordum: “Merhaba ben İpek, Almanya’dan geliyorum ve lezbiyenim. Hiç lezbiyen birilerini tanıyor musunuz ?” tabii herkes şok. (gülüyor). Daha sonra bir tane kafeye yönlendirdiler. Sırt çantamda broşürler, bildiriler, kitaplar tam takım halde hazırım yani gidiyorum. 3-5 denemenin ardından aradığım yeri bulmuştum. Sonra bildirileri falan çıkardım herkes heyecanlı. Oradan da Bilitis’in Kızları ortaya çıktı.

Tabii hayat da kaldığı yerden devam ediyor o zamanlar, sosyal pedogoji okuyorum bir yandan da master yapıyorum ‘’Türkiyeli bir lezbiyen olmak çelişki midir?’’ üzerine. Bunun üzerine röportajlar vs. yapıyorum birçok insanla. Böyle böyle okulu bitirdim. DJ’lik de son sürat devam ediyor. Özellikle 2000’den sonra tamamen müziğe odaklandım. LGBTİ+ mücadelem elbette son bulmadı. Dernekler kurdum (Gladte.V.), olabildiğince bütün Onur Yürüyüşlerine katıldım. Anti-Homofobi üzerine Kaos GL’deworkshoplar verdim, Almanya’da hala LGBTİ+ partilerinde DJ’lik yapmaya devam ediyorum, oraya bir şeyler katmaya çalışıyorum.Female:pressure gibi kadın elektronik prodüktörlerden oluşan networkler, ve daha bir çok sivil toplum kuruluşlarında faaliyetler gösteriyorum. Benim lezbiyen ve queer yaşıyor olmam hayatımda yaptığım her işte var. Ancak şunu söylemek de lazım, ben sadece lezbiyenliğin aktivizmini değil, insanlığın aktivizmini yapıyorum. Ve sadece LGBTİ+’lara da hitap eden bir insan da olmak istemiyorum çünkü dünyanın her alanıyla değişmesini istiyorum. Ve müzik ortakbir dil. Hatta elektronik müzik daha da ortak. Dil vs. fark etmeden şarkıları rahatlıkla dinleyebilmeni sağlıyor. Kendimi bir alana sıkıştırmadan, bunu değerlendirmek istiyorum.

> Türkiye’de olumsuz şartlara rağmen, kendini geliştiren ve üreten farklı tarzlarda genç müzisyenler var. Sen de bu isimlerden bazılarıyla gördüğümüz kadarıyla diyalog halindesin. Hatta Gaye Su Akyol ile bir üretiminiz oldu. Gelecekte özellikle, Türkiye’de son dönemlerde adından sıkça bahsettiren, senin de aynı zamanda kuzenin olan Ezhel ile veya başka müzisyenlerle yeni üretimlerin olacak mı?

Ezhel ile başlayım. Evet bir şeyler deniyoruz, özellikle Almanya’ya geldikten sonra arada sırada beraber müzik yaptığımız da oluyor. Ama ben özünde çalışan insan olduğum için işi çok aceleye getirmek istemiyorum üretim konularında. Bir gün çıkacak, güzel ve farklı bir şey olacak. Onun dışında bundan bir 10-15 sene kadar önce hip-hop camiası uyanmıştı Türkiye’de. Ancak bir kalıbın içinde kaldığı için bu kadar popüler olmamıştı. Ezhel ve şimdiki ekip ise onu güncelledi denilebilir. T-rap, afrobeat – trap denemeleri yapıyor ve reggae tarzdan gelerek bunu yapıyor. Böylelikle Türkiye’de farklı beatlerin yansımasına fırsat verdi.

Ve her zaman -kuzenim diye söylemiyorum (gülüyor)- gerçekten onu bir kenara bırakarak söylüyorum, çocuğun sözlerini dinlediğimde hiçbir zaman kadınlar aşağılanmıyor, cinsel obje olarak gösterilmiyor, sınıfçılık üzerinden indirgeme olmuyor, disslerini bile bir usluba göre yapıyor. Macho-toxic yani zehirleyici erkeklik yaymıyor. Ve asıl başarılı olan kısım burası. Popülerliğinin yanı sıra sosyal-politik tavrını da elinden bırakmıyor oluşuda altı çizilmesi gereken bir şey.

Son zamanlarda gerçekten baya iyi sanatçılar çıkıyor. Özellikle internetin bu alanda kullanımı da bir noktada verimli diyebilirim. Özellikle pandemi şartları buraya sıkıştırmış olsada hayatlarımızı kriz anında bile alanlar yaratmaya çalışmak oldukça iyi. Genç DJ’ler, alternatifçiler akıllı ve keyifli işler yapıyorlar. Çok yönlü oluşları en çok hoşuma giden kısmı. Yeni projeler elbette olacak, elimden geldiğince takip ediyorum hepsini ve dediğim gibi acele etmeden, tam anlamıyla oldu dedikten sonra insanlara sunmayı tercih ediyorum, üretimlerimi.

https://www.birgun.net/haber/dunyanin-her-alaniyla-degismesini-istiyorum-331060

11 Aralık 2020 Cuma

Non-Binary Röportaj


Herkese esenlikler. Nonbinary konusunda tekrardan buradayım. Yazdığım yazının ardından  NB bireylerin daha iyi anlaşılabilmesi için farklı yaşantılardan birkaç arkadaşımız ile röportaj yapmaya karar verdim. Umarım kendini bulmaya çalışan arkadaşlar için de biraz aydınlatıcı olabilir. Geriye kalan herkesin de Nonbinary görünürlüğünü kabul etmesi ümidiyle diyorum. İyi okumalar

Öncelikle kendini tanıtır mısın bizlere?

Can:  Merhaba! Ben Can Altemur. 20 yaşındayım, bilgisayar mühendisliği 3. Sınıf Öğrencisiyim. Bu yıl da 2. bölüm olarak işletmeye başladım. Bunların dışında modellik yapıyorum, YouTuber’ım ve amatör bir tasarımcıyım.

Arin: Ben Arin. 25 yaşındayım. Bilim ve sanata çocukluğumdan beri ilgi duyuyorum. İkisini harmanlayan bir alan olan felsefe bölümünü okuyorum. Okumayı ve araştırmayı çok seviyorum. Özellikle evrimsel biyoloji ve genetik konularında makale okumaktan hoşlanıyorum. Kitaplar hayatımın her daim merkezinde yer alıyor. Spekülatif kurgu ile ilgileniyorum bu alanda kendimi geliştirmek ve bir şeyler üretmek en büyük isteğim.

Kaya:  Merhabalar, ben Kaya. 21 yaşında bir öğrenciyim. Bilime olduğu kadar fantastik evrenlere oldukça meraklı biriyim. Hep kullandığım bir cümle vardır “kendimi bildim bileli okur, yazar ama çizemem.” Yarı insan, yarı Paladin olarak hayatıma devam ediyorum. ??

Nonbinary terimini ne zaman öğrendin? Ve kendine evet ben buyum diyebildin?

Can: Non binary tanımına yıllar önce bir blogda denk geldim, ne olduğunu öğrendiğimde bu kesinlikle benim dedim.

Arin: Trans birey olduğumu beş yaşımdan beri biliyordum. Cinsel kimlik konusunda hep sorunlarım vardı. Ama kendime tam olarak trans erkek diyemiyordum bir şeyler eksikti. Çok takıntılıydım bu konuda aşırı araştırıyordum. Çok iyi hatırlıyorum yedi yıl önce Tumblrda takılırken trans bireylerin profillerini incelemeye başladım işte o an baya şaşırdım. Çünkü Yurtdışındaki trans bireyler kendilerini nonbinary, genderfluid, Demi boy , demi girl, agender gibi  daha önce hiç duymadığım bir sürü farklı kimliklerle tanımlıyorlardı. Oradan görüp nonbinary kavramını araştırdığımda tam olarak işte bu dedim.

Kaya:  Yaklaşık 7 sene önce nonbinary terimini öğrenmiş olsam da “gerçekte” nonbinary olmanın ne demek olduğunu 3 sene önce öğrendim. Kendimi sorgulama, öğrenme, reddetme ve kabullenme aşamalarımdan sonra evet ben nonbinary diyebilmem 2 sene önce oldu.

Nonbinary olmanın değişken bir şey olduğunu bir gün hayır ben sabit cinsiyetteyim diyebilirim diye düşünüyor musun?

Can: Atanmış cinsiyetime ait vücudumdan memnunum, değiştirmek istemezdim sanırım ancak yakışıklı veya güzel  kavramlarından birini seçmem gerekseydi güzel olduğumu düşünüyorum derdim.

Arin: Kendimi hiçbir zaman kadın veya erkek olarak sabit bir cinsiyette tanımlayamadım ve tanımlayabileceğimi de düşünmüyorum çünkü cinsel kimliğin değişen bir şey olduğunu düşünmüyorum. Genderfluid bireylerde olduğu gibi akışkan olabilir ama değişen bir durum olduğunu sanmıyorum.

Kaya:  Bana göre insanın kendini herhangi bir etiketle sınırlandırması doğru değil. Bu tarz tanımlar genel olarak insanın kendini yalnız hissetmemesi, onun gibi başka insanların da varolduğunu bilmesi için var. Bazen bunu çok unutuyoruz.

Kendini nonbinary olarak tanımlayan bir birey daha sonrasında başka bir cinsiyetle tanımlayabilir. Bu sadece cinsiyet kimliği değil cinsel yönelimler için de geçerli olabilir. Çünkü birçoğumuz kendimizi tanımayı, gerçeklerle yüzleşmeyi o kadar uzun süre erteliyoruz ki sonunda kim olduğumuz unutuyoruz. Tekrar arama sürecindeyken farklı yollara sapmadan da doğru yolu bulamıyoruz.

Nonbinary şemsiyesi altında kendini nerede görüyorsun?

Can: Bu soruya tam olarak nasıl bir cevap vereceğimi tam olarak bilmiyorum ancak sadece kendim olmaya, Can olmaya çalışıyorum. Basit cinsiyet kalıplarının ve toplum baskısının beni ben olmaktan alıkoymasına izin vermiyorum. Kendimi Can olarak hiçbir zaman ikili cinsiyet sisteminin içinde hissetmedim. Cinsiyet içeren hitap şekillerini de sevmiyorum…

Arin: Açıkçası nonbinary çatısı altındaki terimlerin hepsinden kendimde bir parça gördüğüm için direk nonbinary terimini kullanıyorum. Ama bazen agender terimini kendime daha yakın bulduğumda oluyor.

Kaya: İşin aslı spesifik olarak kendimi bir noktada belirtmeyi sevmiyorum. Çünkü nonbinary bile açıklaması oldukça zor olan bir terimken insanlara, ve hatta bazen kendime, agenderım diye anlatmak zor oluyor. Ve genellikle terimler ne kadar kapsayıcı olursa olsun şu terim tamamen beni anlatıyor diyemiyorum. Nonbinary, agender, androgynous, genderqueer, gender neutral… Bunları hep parçasını taşıdığım terimler. Bu yüzden işin kolayına kaçarak nonbinaryim diyorum.

Açık kimlikli bir birey misin?

Can: Evet öyleyim. Ailem ve arkadaşlarım benim en büyük destekçilerim. Onlara sahip olduğum için çok şanslıyım.

Arin: Genel olarak hayatım konusunda özellikle de özel yaşantım konusunda açık biri değilim. Saklamaya da çalışmıyorum. Karşımdaki insanları alıp ben buyum diye durduk yere onlara açılmak bana saçma geliyor. Benim açılmamada gerek kalmıyor gerçi tanıştığım insanlar istisnasız bir şekilde garip biri olduğumu ve bana kadın veya erkek diyemediklerini farklı bir enerjim olduğunu söylüyorlar. Böylesi bana daha iyi gibi geliyor

Kaya: Sosyal çevreme (arkadaşlarım, sosyal medyadaki varoluşum, okulum, iş ortamlarım da dahil olmak üzere) açık kimlikliyim. Aileme karşı tam olarak açık değilim. Zaten hiçbir zaman da tam olarak açık olabileceğimi düşünmüyorum. Sadece ailedeki bir kişi nonbinary kimliğimle beni tanıyor.

Toplumda kimliğin olumsuz durumlar yaratıyor mu?

Can: Hayır buna izin vermiyorum. Sadece daima gözler üzerimde oluyor, insanlar beni kendi kafalarının içindeki belli bir kalıba sokmaya çalışıyorlar. Bunu tam yapamadıkları için bu kadar çok ve uzun süreli baktıklarını düşünüyorum.

Arin: Kamusal alana çıktığın anda olumsuz durumlarla karşılaşmaya başlıyorsun. Tanımadığın insanlar çok rahat hakarette ve sözlü tacizde bulunabiliyorlar. Veya kıyafet alışverişi yaparken insanların rahatsız edici jest ve mimiklerine ayrıca fısıldaşmalarına maruz kalabiliyorsun. Tuvalet olayı büyük bir sorun zaten. Hangisine girsen dert. Bir kere kadınlar tuvaletinde kafama çanta yemişliğim bile var ?? sınavlara girerken kadın polisin olduğu kısımda sıraya girdiğimde diğer kızların bakışlarının dik ve rahatsız edici olduğunu çok net hatırlıyorum. Hayatta diğer insanlar için sıradan olan birçok şey bizim için çok zor kısacası.

Kaya: Buna kısaca yaratmıyor deyip geçmeyi  o kadar çok isterdim ki. Maalesef durumlar pek öyle değil. Kalabalık, küçük kentlere kıyasla daha açık görüşlü bir kentte yaşıyorum. Bunun işlerin kolaylaştırdığı noktalar olduğu kadar zorlaştırdığı noktalar da var. Her toplu taşımaya bindiğinde, sokağa adım attığında ve hatta sesini çıkarttığında sana dönen bakışlar, insanların aralarındaki fısıldaşmaları, hakaretler, tehditler… İnsanımız henüz herkesin aynı olmadığını bazı insanların kendinden farklı olabileceğini öğrenebilmiş değil. Fakat kendi sosyal çevrem konusunda o kadar şanslıyım ki. Seçilmiş ailemle gurur duyuyorum.

Hepsi destekleyici, anlayışlı ve öğrenmeye açık insanlar. Bu yüzden yalnız savaşmak zorunda kalmıyorum çoğu şeyle. Büyük bir güç bu.

Okul ve iş yaşamında ne gibi sorunlarla karşılaştın?

Can: Okulumda ve iş hayatımda son zamanlarda herhangi bir sorunla karşılaşmadım. Belki nasıl diyeceksiniz ama bunun cevabı nerede nasıl hareket etmem gerektiğimi bilmemden kaynaklanıyor olabilir. Lisede çok sıkıntı yaşıyordum ama… Sesimle ve görünüşümle hep dalga geçerlerdi. Bu hep içimdeki derin bir yara olarak kalacak, keşke geçmişteki Can’a gidip ilerde her şeyin çok güzel olacağını söyleyip sarılabilseydim…

Arin: Okul ve iş yaşantımda sorunlar yaşamadım. Girdiğim ortamlarda genelde kişiliğim ve düşünce yapımla ön plana çıkıyorum sanırım ve bu noktada cinsel kimlik olaylarına takılmıyorlar ya da umursamıyorlar galiba.

Kaya: Sanırım biraz renkli bir kişiliğe sahip olduğumdan cinsiyet kimliğim çok ön plana çıkmıyor. Daha öncesinde yargılandığım çok daha fazla şey var. Hem okuyup hem çalışan insanlardanım. Okul hayatımda olduğum noktayı oldukça dikkatli seçtiğim için fazla bir problem yaşamıyorum. Fakat yabancı dil öğrencisiyim ve insanlara “they/them” kullanması gerektiğini anlatmak bazen yorucu oluyor. Evet Türkiye’de yaşamama rağmen pronounlar ile ilgili sıkıntı çekiyorum. Ben de düşünmezdim pek. Fakat bu tarz durumlara artık alışık olduğum için bana they/them ile beni referans etmeyeceksen benim hakkımda konuşma diyerek işin içinden sıyrılıyorum. İş hayatımda ise içinde bulunduğum sektör açık görüşlü ve beraber çalıştığım insanlar da aynı şekilde. Bu yüzden herhangi bir sıkıntı yaşamıyorum.

Türkiye’ de nonbinary görünürlüğü hakkında neler düşünüyorsun?

Can: Non binary ülkemizde çok yeni bir kavram bence, insanlar yeni yeni öğrenip bilgi sahibi oluyorlar. Buna rağmen LGBTİQ+ ailemizde bir çok Non binary bireyimiz mevcut. Hepsi yavaş yavaş kendini keşfediyor ve ben buyum diyebiliyorlar.

Arin: Türkiye’de nonbinary görünürlüğünü bırak LGBTi görünürlüğü bile çok az. Ayrıca nonbinary kimliğini LGBTi bireyleri bile pek bilmiyor. Daha önceden söylediğim gibi ben yabancı trans bireylerden ve yabancı kaynaklardan araştırabildim. Türkçe kaynak sıkıntısı var her şeyden önce. Birde şöyle bir olay yaşadım

Sınavdan çıkışta eve gitmek için beklerken başka bir kız yanıma geldi tanıştık falan kız psikologmuş konu konuyu açtı kız sadece genel olarak eşcinseller hakkında azıcık bilgiye sahipti  trans bireylere ve diğer kimliklere karşı çok yabancıydı. Anlattığımda şaşırarak dinledi hatta. Bu konularda genel olarak çalışmalar çok az düşün kendi alanları içine bu konular giren kişiler bile konudan bir haber. Ama Dünya ve Türkiye’de LGBTi hareketlerinin büyümesi ve insanların eskiye göre bu konulara karşı daha ılımlı olması görünürlüğün artacağı yönünde beni umutlandırıyor.

Kaya: Ne görünürlüğünden bahsediyoruz. Bazı LGBT+ toplulukları nonbinarynin ne demek olduğunu bile bilmiyor. LGBT+ bireylere bile nonbinaryi açıklamak zorunda kalıyoruz. Ve ne kadar çok LGBT+ bireyinin, konu nonbinarye geldiğini görünce, transfobik olduğunu görseniz şaşarsınız. Artık olayı dalgaya vurarak insanların aklını daha çok karıştırıyorum bazen. Bir noktada insan olduğuma dair bile şüpheye düşürüyorum. ??

Kendimizi daha iyi ifade edebilmek, daha görünür olmak için neler yapabiliriz?

Can: Bence ilk başta kendimizi kabul edip sevmeliyiz, ruhumuzu beslemeliyiz. Çevremize kendimizi düzgünce izah edip onların desteğini de alarak beraber ışığımızı yaymalıyız. Cesur olmak zorundayız ve haksızlıklara, zorbalıklara sessiz kalmamalıyız çünkü bize biz sahip çıkmazsak kimse sahip çıkmaz.

Arin: Öncelikle yaşadığımız toplumun yapısını biliyoruz. Onlarla zıtlaşmadan, değerlerini küçümseyici yollara sapmadan uzlaşmanın bir yolunu bularak yaşadığımız olumsuzlukları görmelerini ve tek istediğinizin eşit haklar olduğunu onlara anlatmalıyız. Kendini ifade edebilmenin en iyi yolları sanat ve bilimdir bana göre. Çok çalışmalıyız ve bu yollarla anlatacaklarımızı temellendirmeli ve toplumumuzu bilinçlendirmeliyiz. Halkımız hâla eşcinselliği ve trans birey olmayı sadece cinsel hazlar için ve istenilerek seçilen bir şey olduğunu sanıyor ne yazık ki. Bu algıyı yıkmalıyız her şeyden önce. Bunun sadece cinsellik ile ilgili olmadığını anlamalarını sağlamalıyız. Bilimsel çalışmalarla birlikte mantıklı bir şekilde ve iyi bir üslupla anlatıldığında homofobik kişilerin bile değiştiğini gördüm.

Kaya:  Eğitim, eğitim, eğitim! Nonbinarylere karşı olan bu yaklaşım genellikle anlaşılmamaktan kaynaklanıyor çünkü. Eğer gerekliyse alıp tek tek herkese anlatmalıyız. ve buna LGBT+ bireylerinden başlamalıyız. Bıkmadan, usanmadan, dilimizde tüy bitene kadar anlatmamız gerekiyor kendimizi. Kendi çevremizden başlayarak bir duyarlılık oluşturmaya başlamalıyız. Tanıdığım zamanlarda transfobik olup da şimdi normal konuşma dilinde bile insanları incitmemek için cinsiyetsiz kelimeler tercih eden insanlar tanıyorum. Açık konuşayım, ben bile ilk nonbinary kelimesini Türkçe arattığımda “bu ne ya?” dedim. O kadar kötü kaynaklar vardı ki anlaşılmaktan çok insanları nefrete iten açıklamalar bulunuyor. Doğru kaynağa ulaşılmasını kolaylaştırmak özellikle Türkçe kaynak oluşturmalıyız.

İlişkilerde yaşadığın sorunlar oluyor mu?

Can: Hiç gerçek bir ilişkim olmadı sanırım. Ancak bazen beni yeterince erkeksi görmedikleri ve bunu bana karşı ifade ettikleri için eksik/yetersiz hissettiğim zamanlar olabiliyor…

Arin: Evet cinsel kimliğim galiba hayatımda en çok ilişkilerimi olumsuz yönde etkiledi. Lezbiyen ve biseksüel partnerlerim baştan nonbinary birey olduğumu söylememe rağmen sadece kadınmışım gibi davranıp hitap ediyorlardı. Beni anlamaya çalışmıyorlardı olduğum gibi kabul etmiyorlar değiştirmeye çalışıyorlardı. Yaşadığımız kimlik krizi çok sarsıcı zaten. Bu yüzden partnerlerimizin tutumu gerçekten çok önemli bu konuda. Heteroseksüel kadın partnerlerimle cinsel kimliğim konusunda rahattım ve bu konuda hiç incinmedim ama bu seferde onların hayatlarını olumsuz etkiliyorum gibi geldiği için ve heteroseksüel oldukları için daha rahat bir hayatları olacağını düşündüğüm için kendimden uzaklaştırmak zorunda kaldım. Cinsel kimliğimin etkilemediği tek huzurlu ilişkim panseksüel partnerimleydi.

Kaya: Partnerimle tanıştığımızda açık kimlikli değildim. İlişkinin ortasında ona açıklama yapmak zorunda kaldım. Kendimi onu kandırıyormuş gibi hissettiğim duygusundan alıkoyamıyordum kendimi. LGBT+ bireyi olduğumu cinsel yönelimim sayesinde zaten biliyordu. Cinsel kimlik konularında da sohbet ede ede bilgilenmesini sağladım. Oturup her şeyi ayrıntısıyla anlattım, kendimi nasıl hissetiğimden, nonbinarynin ne olduğundan, bunun benim hayatımın neresinde olduğundan, hayatımda değiştirmek istediğim şeylerden vs. Bu noktada hayatımda gördüğüm en güzel desteklerden birini gördüm. Partnerim beni ben olduğum için

Partnerim beni ben olduğum için sevdiğini ve cinsiyet kimliğimin onun için bir önemi olmadığından bahsetti. Fakat yine de alışma sürecimiz biraz sancılıydı. Bu noktada ona uzun bir süre verdim çünkü her ne kadar bu süreç benim için zorluysa onun için de zorluydu. Birçok kez ona tekrar tekrar bir şeyleri anlattım. Onun gösterdiği anlayışı ben de ona gösterdim. Zamanla bu konuda bir sorunumuz kalmadı. Hatta girmek istediğim birkaç ameliyattan da haberdar, bunu açıklarken oldukça korkarak bahsetsem de ondan destek olmak oldukça önemliydi benim için.

Sabit kimlikli bir transgendera göre daha az kabul görebiliyoruz kendini lezbiyen, trans erkek olarak tanıyanlar oluyor ülkemizde kabul görmeyecegini düşündüğü için bu durum ciddi şeyler yarattı mı?

Can:  Öncelikle şunu çok açık bir şekilde söylemek istiyorum, ben kimseden kabul beklemiyorum. Öncelikli amacım Can olmak. Ben benim ve beni kabul eden, hayatında isteyen insan her şekilde kabul eder. Etmeyen olursa da çok umrumda olmaz şahsen, hayat bu tarz şeylere takılmak için fazla kısa…

Arin: Nonbinary bir birey olunca yönelimini anlatmak gerçekten güçleşiyor. Kadınlardan hoşlanıyorum biyolojik olarak kadınım ama cinsel kimliğim kadın değil bu yüzden lezbiyenim demek yanlış oluyor. Cinsel kimlik olayında da aynısı geçerli Sırf birileri bizi daha rahat anlasın, kabul görmemiz daha rahat olsun diye lezbiyen ve trans erkek gibi onun bildiğini düşündüğümüz ama bizi tanımlamayan kavramların arkasına sığınmamalıyız. Bu kimliklere tamamen yabancı olan birine trans bireyim diyerek anlatmaya başlamak bence en iyi yol sonuçta nonbinary trans kimliğin çatısı altında olan bir kimlik.

Kaya: Bazen kendimi trans olarak tanıtıyorum. Bazı insanlara laf anlatmak gerçekten güç çünkü. Nonbinaryim demek yerine trans nonbinaryim demek çok daha kolay anlaşılıyor. Çünkü insanların kafası hep ikili sisteme göre kodlanmış. Anladıkları dilden konuşmak gerekiyor. Sonuç olarak nonbinary de trans şemsiyesi altında olduğundan bunun bir problem olduğunu düşünmüyorum.

Soruları cevapladığın için teşekkürler ?? Son sözlerini alarak sonlandıralım

Can: Eğer bunları okuduysan son olarak birkaç tavsiye vermek istiyorum, bunu yapmak istememin sebebi zamanında bana bunları bana kimsenin söylememiş olması… Unutma ki bu dünyada senden başka bir tane bile yok. Başka insanlara benzemek yerine kendi gerçek benliğini bul. Özgün ol. Kendini daima olduğun gibi sev ve başka insanlarla kıyaslama. Kendine daima güven. Üzgün zamanlarında önündeki güzel geleceğini düşün. Son olarak da zorbalığa karşı asla ama asla sessiz kalma. Okuduğunuz için çok teşekkür ederim, güzel şeyler daima sizinle olsun.

Arin: Ben teşekkür ederim asıl. Anlatma şansı verdiğin ve görünürlük açısından çaba gösterdiğin için. Son olarak söyleyeceğim şey çoğumuz kendimizi bulmak için o kadar zaman harcıyoruz ve beynimiz bu konuyla o kadar meşgul oluyorki hayatı kaçırabiliyoruz bir noktada. Kariyer ve hayatını düzene sokma gibi konularda geride kalıyoruz. Kendini bulma sürecinde belirsizliklerin içinde sürükleniyoruz ve bu çok yıpratıcı. Olabildiğince çok kişiye ulaşıp özelliklede genel olarak toplumda farkındalık yaratmalıyızki bu dezavantajı ortadan kaldıralım.

Kaya:  Ben teşekkür ederim anlatma fırsatı sunduğunuz için. Henüz sorgulama aşamasında olan insanlara şunları söylemek isterim, kimseye bir açıklama yapmak zorunda değilsiniz. Benim bunu kendime anlatabilmem çok uzun sürmüştü. Nasıl yaşamak istiyorsanız öyle yaşayın, insanların bunu anlaması ya da anlamaması sizin için çok büyük bir etken olmasın. Ufacık ömrümüzde de biraz kendimiz için yaşayalım. Sormaktan, öğrenmekten, özellikle de yardım için birilerine ulaşmaktan korkmayın. Hepimiz birbirimize destek olmak için bir arada olmalıyız. Huzurlu günlerin bir hayal olmadığı zamanlara kısaca varabilmek umuduyla diyelim o zaman.

https://lgbti.org/non-binary-roportaj/

9 Temmuz 2020 Perşembe

Yeni teklisi 'Ay' ile gündemde olan Nuri Harun Ateş: ‘Çünkü varız’

Yeni teklisi ‘Ay’ ile Onur Haftası’na damgasını vuran Nuri Harun Ateş LGBTİ+ haklarının gündemde olduğu şu günlerde güçlü bir manifesto ile çıktı ortaya. Nuri Harun Ateş ile kendi yaşam deneyimlerini de açık sözlülükle anlattığı bir söyleşi yaptık.


Emrah Kolukısa

Tam da Onur Haftası’nda geldi Nuri Harun Ateş’in yeni şarkısı “Ay”. Tanıtım için yollanan basın bülteninde “Şeffaf, süssüz, net bir manifesto” deniyordu şarkı için. Ardından yıllardır Onur Yürüşü’nün yapıldığı (gerçi son birkaç yıldır çok engeller konuldu bu yürüyüşe de, muhafazakar iktidar tarafından elbette) Beyoğlu sokaklarında geçen bir de klip geldi. hal böyle olunca bize de Nuri Harun Ateş’e ulaşıp, aklımızdakileri sormak kaldı.

Dediğiniz gibi ‘Manifesto’ gibi bir şarkı olmuş “Ay”. Hikâyesini bir de sizden dinleyelim mi?

Gerçekten “ay” demem yasaktı küçükken tabii “ayol” da, her ağzımdan kaçırdığımda annem çok kızardı. Çiçekli gömleklerim vardı, 11 yaşındaydım, dersaneye onları giyip giderdim; bir gün dershane hocası annemi arayıp “Oğlunuz çok renkli giyiniyor, hareketleri de kız gibi, bir uyarsanız” deyince benim gömlekler direkt çöpe gitti ve gardrobum oduncu gömlekleri ve kahverengi şeylerle dolduruldu. Böyle böyle delirttiler beni, sonunda şarkısını da yaptım, işte hikayesi bu.


'AİLEM FARKLILIKLARIMI TÖRPÜLEMEYE ÇALIŞTI'
Tam da Onur Haftası’na denk düşen bir günde çıktı şarkınız. Ayrıca yaptığınız basın açıklamasında “Homofobisiyle hayatımı cehennem çeviren ailem” demişsiniz. Kendi deneyimlerinizİ paylaşmak ister misiniz?

Eşcinsel doğuyorsunuz, tıpkı diğer doğal yönelimler gibi bu durum da aynı. O yüzden bebekliğimden itibaren farklılıklarımı fark eden ailem beni değiştirmeye çalışa çalışa, farklılıklarımı törpüleye törpüleye büyütmeye çalıştı. Annemin en büyük korkusu eşcinsel olmamdı. Bunun doğanın getirdiği bir yönelim olduğunu anlayıp beni olduğum gibi kabul etmeye başlaması yıllarımızı aldı ama çok büyük bir sevgi vardı aramızda ve o sevgi akılla birleşince her şey olması gerektiği gibi dönüştü. Ama ikimiz de çok mücadele ettik bunun için, o kendisiyle, ben onunla.

LGBTİ+ hakları tüm dünyada bir mücadele alanı şu sıralar. Türkiye’de nasıl yürüyor hareket ve mücadele size göre?

Dünya online yayına geçtiğinden beri, yani internet çağı başladığından beri her şey çok hızlandı. Ayrımcılığın, fobikliğin her çeşidi daha görünür oldu ve bu yüzden artık daha güçlüyüz. Türkiye de bundan bağımsız değil. Daha görünür ve sonsuz haklılığımızın farkında olarak temel insan haklarımızın peşinde yan yana dev bir kalabalığız artık.


'AYRIMCILIĞIN BİNBİR ÇEŞİDİ OLMUŞ TARİHTE'
Muhafazakarlığın yükselişi bu bağlamda nasıl etkili oluyor sizce?

Bir yükseliş olduğunu düşünmüyorum ben, hep varolan, insan mayasındaki “ötekini, kendi varoluşuna tehdit olarak görme” hali bu çağda daha görünür oldu. Ayrımcılığın her zaman binbir çeşidi olmuş tarihte, bazen ten rengiyle, bazen cinsiyetle, bazen ırk saçmalığıyla, bazen inançla, yaz yaz bitmez bu ilkel dürtünün tezahürleri. Bir çözümü de yok aslında, biz daima mücadele edeceğiz çünkü varız.

Yeni bir albüm var mı yakınlarda?

Tek şarkı, tek şarkı çıkarıp bir albümü öyle oluşturacağız. Yol arkadaşlarım başta aranjörüm Ogün Dalka, orkestram ve şu an beraber yürüdüğüm Pasaj-Garaj  müzikle durmadan üretmeye devam edeceğiz.

Kontrtenor olarak yaptığınız kayıtlar çok ilgi çekmişti, yine bu tarz çalışmalarınız olacak mı?

Tabii “Barok Masallar” devam ediyor, edecek de. O dönemden kopmam mümkün değil. Öyle çok seviyorum ki o şahane bestecilerin eserlerini, daima söylemeye devam edeceğim. Zaten bir Kontrtenor olarak ses türümün geldiği gelenek de bunu gerektirir.

Salgın ve karantina sürecinde müzisyen olarak ne gibi sıkıntılar yaşadınız? Ekonomik ya da başka anlamlarda?

Maddi olarak büyük bir yokluk dönemi hepimiz için, ailemin desteği ve ailem kadar beni destekleyen bir de kahramanım var, onlar olmasaydı ayakta kalıp üretmeye devam edemezdim.

Bu pandeminin hayatımıza ne gibi değişiklikler getirdiğini ya da getirmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Yine yeni bir dönemin başlangıcı bu pandemi. Bana mutlu ve huzurlu olmak için çok az şeye ihtiyacımız olduğu gerçeğini iyice gösterdi. Ve tabii sanatın, özgürce üretmenin ne kadar değerli olduğunu da.

AY
“Ay” demem yasakmış
“Ay” hiç yakışmazmış
“Ay” gömleklerimde çiçekler varmış
Yatakta şöyle
Sokakta böyle
Herkes tarif peşinde

İstediğimi giyerim dedim
İstediğimi söylerim
Kalp dediğine söz geçmez, işte öyle!
Ben de böyle birisiyim

“Ay” demem yasakmış

“Ay” hiç yakışmazmış
“Ay” gömleklerimde çiçekler varmış
El âlem ne der
Çok da umrumda

Bir tek Annem isyanda

İstediğimi öperim dedim

İstediğimle giderim

Kalp dediğine söz geçmez, kesin bilgi

Ben de böyle birisiyim


Nuri Harun Ateş, "Ay"ın klibini yöneten İrfan Yıldırım (ortada) ve klipte rol alan Koreograf/Drag Queen Ahsen Gönülce ile.

BEYOĞLU'NDA GEZERKEN...
“Olay Beyoğlu’nda geçiyor” diyen bir duvar yazsıyla başlıyor Nuri Harun Ateş’in “Ay” klibi. Bir yanda Nuri Haruyn Ateş’i gökkuşağı desenli tişörtüyle Beyoğlu, Tünel ve civar sokaklarda yürür ve şarkı söylerken izliyoruz, bir yandan da LGBTİ+ bireylerin kendi evlerinde ya da dövmecide, bir terasta vb. çekilmiş dans görüntülerini… İrfan Yıldırım’ın yönetmenliğini üstlendiği, kurgusunu ise Koray Can’ın yaptığı bu eğlenceli klipte bakın kimler rol aldı: Ahsen Gönülce (Koreograf, Draq Queen) Moshe Aelyon (Kreatif Direktör), Fethi Bozkırlı (Dansçı), Zenne Segah (Dansçı), Jilet Sabahat (Performans sanatçısı), Madır Öktiş(Performans sanatçısı), Krutzog ( Performans sanatçısı), Metin Akdemir Fox (Performans sanatçısı), Onur Özdemir (Menajer), Orhan Ergiol (Plates eğitmeni, Dansçı), Aylin-Tufan İlksöz (Doktor, dövme sanatçısı), Florence Konstantina Delight (Performans sanatçısı, Drag Queen)

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/yeni-teklisi-ay-ile-gundemde-olan-nuri-harun-ates-cunku-variz-1750014