2 Nisan’da görülen ilk duruşmasında tahliye edilen Şilan’la iki aylık tutukluluğunu, üniversiteli gençlik hareketini, kadın ve LGBTİ+ dinamiğinin gençlik hareketi içinde neden ve nasıl bu kadar öne çıkabildiğini ve üniversiteli gençliğin bu hareketli iki ayda kat ettiği mesafeye dair izlenimlerini konuştuk
İktidarın özelde Boğaziçi direnişine genel olarak da tüm toplumsal muhalefete LGBTİ+’lar üzerinden saldırma gibi bir politika izlediğini görüyoruz. Bunun gençlik hareketi içerisindeki karşılığı nedir?
LGBTİ+ hareketini ya da onun öznelerini marjinalleştirme çabası sadece öğrenci gençlik hareketine mahsus bir şey değil. Kadın hareketi açısından da bunu deniyor ve topyekûn saldırırken kadın hareketinin özneleri ve zeminleri de, öğrenci hareketinin özneleri ve zeminleri de toplumsal taleplerle LGBTİ+’ların eşitlik ve özgürlük mücadelesi arasındaki ilişkiyi şu dönemde çok iyi bir dengede tutuyor. İki hareket de sürecin LGBTİ+’lar mücadelesi ile iç içe işlemesi gerektiğinin farkındalığıyla hareketi inşa ediyor ya da eylemlerini böyle kurguluyor ve bu konuda cüretkâr davranıyor. Bunun için böyle bir toplumsallık anında, ister “toplumun değerleri” desinler ister nefret politikaları ile saflaştırmaya çalışsınlar, sonuçta kayyum politikasına karşı çıkanların, Melih Bulu saçmalığına karşı çıkanların saflaştığı bir dönemde LGBTİ+’lardan çok Melih Bulu’nun saçmalığı konuşulur hale geliyor. O yüzden ben biraz boşa düştüğünü düşünüyorum. Yani bu ben tutuklanmadan önce de böyleydi. İstanbul Sözleşmesi’nin feshinin ardından gelişen hareket içinde de böyle.
14 Şubat pankartında yazan “Atanmış değil seçilmiş aşk istiyoruz” şeklindeki yazı LGBTİ+ hareketinin sözünü taşıyor. Yani LGBTİ+’ların sözünü daha fazla taşıyor diyebiliriz. Bir yanda, evet, “öldürülmek istemiyoruz” demek o, sevdiğimiz sevildiğimiz için. Ama bir yandan da ben atanmış cinsiyetim nedeniyle bana atanmış sevgiler istemiyorum da demek. Buna rağmen polis memurunun gelip de LGBTİ+ hariç her şeyi kabul ediyoruz demesi eylemde çok garip. Yani hiçbir kadına cinsel yönelimini ya da tercihini sormadan böyle akıldan uzak bir biçimde meseleye yaklaşmanın örneği. Devlet aklında rasyonellik aranmaz ama garip bir örnek gibi. Pankartta yazanın manası açısından da bir yandan hepimizin talebi olduğunun da bir göstergesi.
Boğaziçi direnişiyle birlikte üniversiteli gençlik hareketi içinde kadın ve LGBTİ+ görünürlüğünün arttığını, özellikle kadın dinamiğinin öne çıktığını görüyoruz. Neden?
Biz bir süredir “Feminist Üniversite” kampanyası yapıyorduk zaten, Boğaziçi direnişinden de önce. Buradaki en büyük zemin de şuydu: Özellikle 15 Temmuz sonrasında akademik ihraçlarla birlikte üniversiteli kadınların güvenliğini sağlayan KASAUM, CİTÖK, CTS gibi tüm mekanizmaları ya işletilemez hale getirdi ya da doğrudan kapattı. Feminist akademisyenlerin 90’lı yıllardaki mücadelesi sonucunda kurulmuş mekanizmalar bunlar. Bunun dışında yine üniversiteli kadınların yaşadığı birçok problem ile birlikte aslında bir demokrasi problemi haline de geliyor bu. Çünkü üniversitede kendi güvenliğimiz ile birlikte aslında mesela cinsiyetçi eğitime karşı mücadele edebileceğimiz kanallar da kapalı. Akademisyenlerin üniversitede bilgi üretim süreçlerine üniversitelilerin katılması açısından bir tartışma zemini de yok. Üniversiteli kadınlar için bu daha zorlu gelişiyor.
O yüzden aslında feminist üniversite dediğimiz şey, kadınların eşit ve özgür bir biçimde bilgi üretim süreçlerine katılımı ya da üniversitede söz, yetki, karar hakkını ifade eden özerk-demokratik üniversite mücadelesinin özgün bir kampanyasıydı. Hemen üzerine Boğaziçi direnişi olunca biz zaten yaptığımız birtakım tartışmaların haklılığını göstermiş olduk. Benim tutuklandığım süreçte bu daha da açığa çıkmış. Özellikle 8 Mart ile birlikte kadın hareketinin ivme kazanması bunda çok büyük etkendir. Zaten dediğim gibi, pek çok slogan gibi “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganı da Boğaziçi direnişinin sloganı haline geldi. “Aşağı bakmayacağız” sloganı kadın hareketinin yıllardır attığı sloganın bir benzeri. Bu sadece biçimsel bir şey de değil. Tüm dayanışmalarda, aynı zamanda Boğaziçi direnişinin özneleri açısından da BÜKAK ve BÜLGBTİ gibi zeminlerin Boğaziçi direnişinde doğrudan sözünü kattığı, sözünü katmanın ötesinde direnişe renk verdiği bir süreç yaşamış olduk.
Mesela tutuklu bir kadın olarak, öğrenci hareketi gündeminin çok dışında duygularla ya da özerk-demokratik üniversite mücadelesinin içerisinde aynı zamanda kadın dayanışması vurgusuyla yazılmış onlarca mektup aldım. Kadınlar deneyimlerini anlatırken ben de kendi deneyimlerimi bulmuş oldum. Bu direnişle hepimizin ortak deneyimlerinin aynı zamanda politikleştiği bir zemin de yakalamış olduk.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder